Dur be kadın, sen iki canlısın!

-

Pandemi döneminde yazmak, okumak, canlı yayınlar, annelik, yemek yapmak, öğretmen olmak, ev temizlemek gibi sayısız haller içindeyim. Bazı kişilerin çıtası daha da yüksek. Ev yapımı ekmekten tutunda evde spor, çevrimiçi eğitim, sayısız aktivite içindeler. Bir kez ekmek yapabilmiş biri olarak bir kez de lahmacun furyasına kapılıp çocuklar için lahmacun yapmış bir kadınım ben. Oldum olası ev işlerini sevmem ama pandemi de hepimiz çok sevdik! Haliyle alışkın olmadığım işlerde kendime yetişemiyorum. Sürekli acıktım, sıkıldım, temizlik halleri varken spor yapmak, çevrimiçi eğitim benim neyime.

Tek bir an var ki ondan feragat edemem. Kitap okumadan gün biterse eksik hissederim ben. Her gün 50 sayfa kitap okuma kuralım var. Yani ciddi ciddi okuyucuyum. Geçtiğimiz zamanlarda bir kitap okudum ki elimden düşüremeyip bir gecede bitirdim. Okurken bir sonraki sayfaya göz atmamak için kendimi tuttum. Ayşe Gizem Ünüvar’ın “Dur be kadın! Sen iki canlısın” kitabını nefessiz okudum. Okuma önerisi olarak sizlerle paylaşmak isterken yazarıyla da çevrim içi bir sohbet gerçekleştirdim. Satırlarımızı buluşturan dijital dünyaya ve siz okurlara çok teşekkürler.

Uçan, konuşan, yazan harika bir kadınsın. Satırlarından duygularının hızına yetişemediğini hissediyorum. “Sus be kadın” kitabını okumadığım için fazla yorum yapamıyorum. Ama “Sus be kadın! Sen iki canlısın” kitabın çok keyifli. Yaşadığın tüm olumsuzlukları trajikomik anlatıyorsun. Olaylara bu kadar iyi bakabilmenin, iyilik halinde kalabilmenin sebebi nedir?

Öncelikle çok teşekkür ederim güzel sözlerin için. Uçan, yazan ve minik bir düzeltme yapacağım konuşan değil “çooook” konuşan bir kadın olduğum doğru ama harika bir kadın mıyım o konuda bir iddiam yok 🙂 Yaşadığım olumsuzluklara bu kadar trajikomik bakabilmemin sırrı “parasızlık”. Bu minik sırrımı kimseyle paylaşmak istemezdim ama paylaşılmayacak gibi de değil! Kız üzülmeler, depresyonlara girmeler falan hep üst tabaka için aktiviteler… Psikoloğu, seansı, terapisi, aile dizimi, çakra açma, gönül bükme, biraz uzaklaşmak, yalnız bir seyahate çıkmak, saçını değiştirmek, dolap yenilemek falan hep dünya para! Bu devirde aklı olan depresyona girmez valla! Devir ekonomi devri kardeşlerim. Ben şöyle bir formül buldum: Hayatlarımız kısa mesafeden hüzünlü hatta belki kimilerine göre acınası gözükse de uzaktan bakınca oldukça komik aslında. Bir de alışıyorsun kız! Alışmayıp ne yapacaksın? Allah korusun kafayı yer insan. Bak ne güzel misler gibi iki kitabım oldu. Kutu kutu antidepresan içeceğime oturdum yazdım. Eğer siz yazmazsanız, onlar yazar çünkü, aman diyeyim. Neyi mi? Yeşil reçeteyi tabii! Şeker gibi maşallah, kime sorsam doktoru ikinci kutuyu yazmış yok efendim miligramını arttırmış. Ben uçuşa gidemem ki o zaman, bizde öyle ilaç kullanmak yasak. Hem oğlum Ali de anlar, benim mutsuz olma lüksüm yok. Ali’ye ve yolcularıma sonsuza kadar gülümseyeceğim, sözleşmemde yazıyor 🙂 Zorunlu Pollyanna’lıktan emekli olacağım ben, günüm doldu da yaş bekliyorum, herkese tavsiye ederim, akıllı emeklilik :).

Kitap covid_19 ile başlıyor. Karavanda yaşaman, iflah olmayan bakıcı maceraların ve derinlerde yalnız anne olmanın verdiği hüzün. Hepsinin toplamında kitabı kenara koyalım sen kendini nasıl hissediyorsun?

Korona ortaya çıkana kadar kendimi hep engelli koşudaki bir at gibi hissediyordum. Sürekli aşmam gereken yeni bir engel olurdu. Öldürmeyen acı beni güçlendirir diye diye cep herkülüne döndüm :))) Gülüyorum ne yapayım, Öldürmeyen acının da Allah cezasını verse öldüreceksen sen öldür demi?!! Gülüyorum ama hep sinirden 🙂 Ben buralara kolay gelmedim Yeşim. İnsan kolay kolay sıyırmıyor, çok dert, çok sınav, çok engel lazım şöyle kaliteli bir delirişe ve dahi dirilişe… Bu gidişle sonraki kitabımın adı Diriliş: Ayşe Gizem falan olacak, e olacağı bu yani… Korona, üzerinden atladığım son engeldi. Korona’dan beri uçuşa gitmiyorum. Meğer ne kadar yorulmuşum, nasıl ihtiyacım varmış yavaşlamaya… Yalnız ve çalışan bir anne olmak -bilenler bilir- epey zorlayıcıydı, uçuşun gecesi gündüzü olmadığı için bakıcıya mahkum bir hayatımız vardı, o da maddi/manevi çok zordu… Şu an hayatımda ilk kez uçuşum ve bakıcım yok, sağ olsun kısa çalışma ödeneği param var ve sürekli oğlumlayım. Kendimi tuhaf bir şekilde mutlu hissediyorum. Oysa virüsünden depremine, tsunamisinden batık ekonomisine kadar zor günler, 2020’nin bitmek bilmeyen felaket haberleri falan bir kenarda dururken derinlerde bir yerlerde bireysel saadetimden ince ince utanç duyduğum tuhaf bir his şu günlerde yaşadığım…

Oğlunun babası ile yaşadıklarınız film gibi. Belki de çok kadın yaşıyor ama ortaya çıkaramıyor bu yaşadıklarını. Kitabı yazarken “insanlar özel hayatımı okuyacak biraz daha gizli yazsam” diye düşündün mü hiç? Yoksa hepsi filtresiz gerçeklerin mi?

Birçok kadının benzer şeyler yaşadığına eminim. Ve zaten hep bu şekilde dönüşler alıyorum okurlarımdan. Doğduğumuz ev kaderimiz mi bilmiyorum ama doğduğumuz coğrafya kesinlikle kaderimiz. Ve bu coğrafyanın kadınları kötü adamı seviyor, üzen, kıran, yoran… Önce bir güzel yakıyor ağzını, dilini, gönlünü, sonra akıllanıyor. Film gibi hakikaten hayatlarımız. Ben cesaret edip de yazdığım için biliniyor sadece. Hiçbir olayı değiştirmedim, eksiltip fazlalaştırmadım. İstesem yazamayacağım şekilde muazzam kurgulamıştı hayat benim yerime… Ben sadece isimleri değiştirdim. Lakap verdim herkese. Mahkeme salonlarında ömür çürütemeyeceğim bu yaştan sonra! Gerçi zaten kendime neden bu kadar acı çektirdiğim konusunda bana hâlâ kamu davası açılmadıysa kimse bir hak iddia edemez bence… Yazmak istedim, bilinmek istedim, belki biri okur da -ya ben de yapıyorum bunu kendime- der ve uyanır istedim. Öyle de oldu. Yazmaktan başkaca bir beklentim yoktur. Her kime deva olacaksa umarım o kişi okusun. Bu yalnızca benim hayat hikayem değildir, bu bir ayakta kalma öyküsüdür, tutunabilmenin, direnmenin öyküsü…

Hayatını instagram sayfandan an be an paylaşıyorsun. Kendine sakladığın şunu da paylaşmasam dediğin neler var?

Erkek arkadaşımın bir lafı var ” Aman Gizem sen üzülme! Allah sana dert, tasa vermesin. Minicik canın sıkılsa fenomen oluveriyorsun başıma!!! ” Hakikaten azıcık üzülmeyeyim ben! Hemen başlarım yazmaya. Yazınca da dayanamam, kendime saklayamam, illaki paylaşırım ve bingooo! Delicesine ilgi çeker, çok okunur. Sanırım dramı, hüznü, başka birinin acı çekme halini seviyor, merak ediyoruz toplumca. Mutluluğumu paylaştığımda asla aynı rağbeti görmedim misal. Göremem de… ” Biz seni o yaşadığın acılarla seviyorduk, artık çok mutlusun, çıkıyorum takipten ” diye az terkedilmedim ben! Kendime sakladıklarım da oldu çokça, onlar ajitasyon olarak görüleceğini düşündüğüm yokluklardı, ki onlar da artık yoklar.

“Sus be Kadın” ilk kitabın. Üç sene önce kitabını yazarken ki senle şu an ki sen arasında neler değişti?

Medeni halim değişti. Sonra mesela artık bayağı medeni de davranıyorum kendime… Kendimin de bir insan olduğunu, bir ananın evladı olduğunu farkettim ve taşıyamayacağım yükleri sırtlanmıyorum artık. Eskisi kadar da sık yazamıyorum mesela. O zamanlar ne hırs Ya Rab! Gece, gündüz, uçuşta, evde, yatıda, boş bulduğum her an ve dünyanın her ülkesinde, her şehrinde durmadan yazardım. Konu çoktu, konu. Şu an hayatımın en mutlu, en huzurlu, en güvende ve en çok sevildiğim bölümünü yaşıyorum. Bir gram üzülmek yok, gözümün içine bakılıyor, tatsız tuzsuz bir ilişki işte ne yazayım ayy! İşin şakası gerçekten tek eksiğim böylesine sevildiğimi hissetmekmiş… Artık tamamlandım. Üç yıl önce, beş yıl önce, on yıl önce eksik olan şey buydu. O’nu buldum. Çok mutlu bir Gizem var artık, hüzünlü prenseslik de bitti drama Queen’lik de… Ama konu yok, konu :)))) Roman yazacağız artık ne yapalım, kurgu yazacağız 🙂 Teşekkür ederim sevgilim, edebi hayatıma incir ağacı diktin 🙂 Ama incir çok severim :).

Bir röportajında bir gazetede köşe yazma dileğin var. Açıkçası pandemiyle birlikte dijital medya çok daha önde. Dijitalde sadece instagram ile mi sınırlı kalmak istiyorsun? Misal sana bir dijital köşe yazarlığı teklifi gelse kabul etmez misin?

Etmez miyim?!!! Uça uça!! Instagram’la sınırlı kalmak istemiyorum, her an algoritması değişen Instagram’da beni okuyup keyif alacak, tekrar okumak isteyecek insanlara ulaşmak çok zor. Bir de fotoğraf platformu ya daha çok, saniyeler içinde bakıp geçmek istiyor herkes. Şair diyor ya ”ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” Hah işte orası Instagram… Herkes bir şeyler satmanın peşinde, resmen 1 milyoncuya döndü yılların canım Instası… Kaydırmalı linklerden kaçarken efsane Kasım günlerine tutuluyor insan, yazı yazmak istiyorum ben, okunsun istiyorum, beğeni veya takipten ziyade gerçek okurlarla sürdürebilir bir yazılma-okunma hali istiyorum, nasip et be :)) Bu röportajdan sonra artık bir köşe yazarlığı teklifi bekliyorum. Ortada olur, illa köşe olmak zorunda değil! Bana bir yer gösterilsin sadece ben yazarım valla.

Oğlun, ailen, sevgilin ve arkadaşların hayatının olmazsa olmazların. Başka neler mutlu eder seni?

Hayatta birinin önceliği olmaktan, birinin kıyamadığı o eşsiz kişi olmaktan daha iyi hissettiren bir mertebe bilmiyorum. Buna sahibim çok şükür. Sonra sağlıklı olmak, sevdiklerimle ailemle olmak, sıradan olan her şeyden bu insanlarla olağanüstü keyif alabiliyor olmak muhteşem. Yardımlaşma ve dayanışmanın bir parçası olduğum maddi/manevi her an çok mutluyum. Anlaşılacağımı bilerek konuşmanın rahatlığını yaşadığım her insan çok mutlu ediyor. Nihayet böyle bir çevre oluşturabildiğim için, içim içime sığmıyor. Ailemden yayınevime, oğlumdan arkadaşlarıma, editörümden sevgilime, sıfır cızırtı, tam frekans! Ay böyle de mutluluk kumkuması gibi oldum ama o kadar çok şey var ki mutlu eden. Mesela yumurtam kayısı olduysa, sabahın köründeki uçuşum iptal olduysa, kitabım sevildiyse, Ali yeni bir şey öğrendiyse, masada çay bardağının içinde papatyalar varsa, saçımın tonu küllü olmadıysa, yolcu kibar konuşuyorsa, annem kuşuna sonunda “cici kuş” dedirtebildiyse, ilk dakikada park yeri bulabildiysem, feribotun indirimli seferine denk geldiysem, kekim kabardıysa, kitabım sevildiyse sevinirim… Amaaan bana sevinmeye ne var, iki güneş gördüm mü yazı getiririm ben… Üzülmem zor artık benim, çıta çok yüksek, arşa değiyor!

30 Ekim’ yaşanan İzmir depreminde neredeydin? Neler hissettin? Deprem sonrası İzmir’de hayat nasıl devam ediyor?

30 Ekim’de İzmir Karşıyaka’daki evimdeydim. Depremi iliklerimize kadar hissettik, yaşadık… Sarsıntı bittiğinde pencereden bakmaya o kadar korktuk ki… Sokağa baktığımızda ne göreceğimizi, hangi binaların yıkılmış olabileceğini düşünmek bile bu denli acıtırken sonrasında öğrenmiş olduğumuz bilanço ne yazık ki sarsıntının kendisinden daha çok sarstı bizleri. Hayat eve de sığmıyordu artık, sokaklara döküldük e bir yandan sosyal mesafeli olmak durumundayız. Sarsıntılar üst üste devam ediyor, Korona korkumuz bir yandan, bir yandan hava soğudu… N’oldu biliyor musunuz? İşte o depremde benim ailem gibi pek çok insan pek çok aile Korona oldu. Neye tasalanacağımızı şaşırdık. Afet bölgesine elimizden geldiğince yardım topladık, götürdük. O gün benim sinir harabiyetim pik yaptı işte. Annemler Korona, insanlar sokakta, enkazlar, iş makineleri, çocukların ayağı çıplak, ana babalarının sırtı kabak, çadır kentte hangi çocuğa yaklaşsan oyuncak getirdin mi abla diye soruyor. Tüm bunlar yaşanırken birtakım güruhlar da ”Ee gavur İzmir” babında söylemleriyle sosyal medyadan hali hazırda harap olmuş sinirlerimize tecavüz ediyorlar… Dönüş yolunda Allahım tam olarak ne tarafa ağlıyoruz diye haykırdım! Bireysel olarak toparlanmam bir ayı buldu… Toplumsal toparlanmamız ne kadar zaman alacak emin değilim. Unutkan milletiz o ayrı ama 2020 Mart ayından beri yaşananlar psikolojilerimizde apaçık bir tahribata neden oldu. Bunlar böyle kolay kolay unutulacak şeyler değil maalesef… ” Çoook ilerde torunlarımıza anlatacak havalı hikayelerimiz oldu be boşver ” de diyemiyorum. Benim babaannem bir virüs geldi hayat iki sene durdu, evlere kapandık dese inanırım da ”deprem üstüne depremler oldu, çığ düştü hem o insanlar öldü hem de çığ düşen yere yardıma giden insanların da üstüne çığ düştü onlar da öldü, uçak kazaları birbiriyle yarıştı, Avustralya’daki söndürülemeyen orman yangınında 10 milyon hektar alan kül oldu, seller bastı, yazın ortasında dolular indi tepemize, çekirge istilası oldu, başımıza kurbağa yağdı hadi onu geç patlıcan bile yağdı, tsunami gördük, yatlar ipini kopardı, Kovid-19 diye bir virüs geldi evlere kapandık, kum fırtınaları oldu ama çölde değil, Ankara’da, yüzlerce ton amonyum nitrat patlamıştı bir de Beyrut’ta ve daha sayamadığım pek çok felaketi 2020 senesinde yaşadık evladım” dediğimde torunlarım bana inanır mı yoksa yav he he babaanne, he he” diye geçiştirirler mi kararı size bırakıyorum!

Sevgili Gizem’e samimi cevapları için çok teşekkür ederim.

Sağlıkla, keyifle görüşmek üzere.

Yeşim Mutlu

07 Aralık 2020 Haberlercom 

İçeriği Paylaşın

Son Yazılar

Yoksa siz hala >>postnick’inizi almadınız mı?

Kullanıcı adınızı belirleyip posta adresinizi ekliyorsunuz. Sonra istediğiniz kişiye ya da kuruma sadece bu kullanıcı adınızı veriyorsunuz. Adresine istediğiniz her neyse hemen...

Çocuklar için kitaplar

Eylül ayında fantastik edebiyatı çocuklara sevdiren yazar, editör ve Türkçe öğretmeni Ömer Ünal ile yollarımız kitabı aracılığıyla kesişti. Kitabının ismi "Yeşim Taşı...

12 Nisan 2021, Koç Burcunda Yeni ay ve Burçlara Etkisi

Koç Burcunda Yeni ay; 12.04.2021; 22° Koç Burcu Sabian Sembolü;  “Ağır ve değerli ama örtülü bir yük taşıyan pastel renklerde bir kadın” Ruhunun derinliklerinde hangi...

Seni çok sevdik “Clubhouse”

Sosyal medya her zaman yeni yıldızlarını yaratıyor. Tüm dünyada sayısız habere konuk olan bazı kişilerin çok sevdiği bazıların nefret ettiği TikTok uygulaması...

Dijital Dönüşüm: İklim Değişikliğiyle Mücadelenin Anahtarı Olabilir mi?

Dijital bir çağda yaşıyoruz. Ancak yaşadığımız gezegen dijital değil ve kaynakları sınırlı. Çağımızın en önemli sorunlarından biri de hiç kuşkusuz iklim değişikliği.  2020'nin hikayesinin...

popüler kategoriler

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Son Yorumlar