“Bir elin gizemine ve hüznüne, ağaçların şefkatine ve ışığın bilgeliğine inanıyorum.”

Annemin ellerini hatırlıyorum.
Çizgilerini, kıvrımlarını.
Unutmaktan en korktuğum şey, onun o güzel ellerinin şefkati.
O şefkatli elleri düşünüyorum uzun uzun. Hoşuma gidiyor bunu düşünmek, uzun uzun.
Nefis yemeklerini, çiçeklerini hatırlıyorum. 
Yetmiyor,
Babamın da ellerini hatırlıyorum.
Onun ellerinde gördüğüm başka şeyleri,
Hayata bakışını, toprağa olan tutkusunu, gücünü, öfkesini, çaresizliğini ve kaybettiği her şeye, tüm sevdiklerine rağmen tutkuyla vazgeçmeyişini, vazgeçemeyişini ya da. 
Bir türlü vazgeçmeyip bir yerinden yakaladığı hayatını,
Ellerindeki izleri.
Kardeşlerim düşüyor aklıma birer birer,
Her birinin elini hatırlıyorum. Ayrı ayrı ve beraber.
Bağ kurduğum ve sevdiğim herkesin ellerini.
Birer birer hatırlıyorum.
Aslında ezbere biliyorum.
Nilüfer’in beyaz, bembeyaz dirençli ve çalışkan ellerini,
Sabriye’nin incecik, incecik, incecik ellerini.
Çok hasta ve hep hasta olduğum zamanlarda ikisinin de bana şifa veren ellerini.
‘Bir güzü ilkbahara çevirebilecek kadar çiçek kalpli’ Eyyüp Sabri’nin ellerini, bir limana sığınmakla, bir ağacın gövdesine yaslanmak.
Dinlendiren elleri hatırlıyorum.
Duru’nun, Defne’nin, Deniz’in ve Doğa’nın.
Elleriyle, o sersem parmaklarla hayatıma kattıkları neşeyi hatırlıyorum.
Kenan’ın ellerini, mangal yaparken en çok.
Yemediğim etleri, balıkları.
Yiğit’in aşırı pamuk ellerini,
Hepimizi sarıp sarmalayan, her daim telefon tutan, pizza yapan ve yaptığı pizzayla bizi büyüleyen ellerini.
Arzu’nun ellerini, uzun kış gecelerini.
O gecelerde dokunduğu her yeri iyileştiren ellerini.
Kırmızı ojeliyken ne kadar güzel olduğunu o ellerin, bira kapaklarını hatırlıyorum.
Birlikte sarhoş olduğumuz her gecenin sonundaki kırmızı çizgiyi,
Kadeh kaldırdığımız her şeyi ve birbirine tutunan ellerimizi.
Benim de ellerimi.
Sevdiğim yüzleri, dokunduğum ruhları,
Ruhuma dokunanları.
Ezgi’yi, ilk gençliğimizi ve onun ellerini hatırlıyorum. Kitapları düşünüyorum, bana yazdığı mektupları.
Her satırını defalarca okuduğum mektuplarını.
Postacıyı.
Elif’in ellerini sonra. Elif’in ellerini.
O güzel parmaklarını, çektiğim şahane fotoğrafları.
Çizge’yi hatırlıyorum. Ellerini, elleriyle yarattığı mucizeleri.
Uçak yolculuğumuzu, uçakta ellerime şip’şak sürdüğü ojeyi.
İrem’in ellerini hatırlıyorum,
Anneme veda ederken daha fazla ayakta duramayacağımı düşündüğüm bir anda beni tutan, bana sarılan ellerini.
Ayşegül’ü hatırlıyorum, fotoğraf makinasını kavrayan incecik parmaklarını.
Hüzünleniyorum.
Gökyüzlerine öpücüklü belki bir kaç damla göz’yaşılı öpücük gönderiyorum.
Babaannemin, Aynur’un, Nesrin’in ve Hülya’nın ellerini.
Filiz’in ellerini.
Giderek hüzünleniyorum.
Beni neşelendirecek bir el bulmalıyım.
Avuçların.
Aklımdan hiç çıkmayan avuçlarını düşüneyim diyorum.
Daha çok hüzünleniyorum.
Neruda’nın bir şiiri geliyor aklıma birden.
”Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.’
Diyor ve devam ediyor Neruda;
“Şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu.
Ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
Şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.”
İnsan,
Bir yazıda kaç kez hatırlatmaktan, ellerden ve hüzünlenmekten söz edebilir.
İnsan,
Bir geceye ne çok şey sığdırabilir, bir akla, o aklın kıvrımlarına.
Ne çok şey hatırlayabilir insan ve unutamaz.
Paris’e ve yıldız tozlarına.
Dengemi ve Paris sokaklarını sende kaybedip yeniden sende bulabilme ümidine,
Ümide,
Avuçlarına,
Tekrar tekrar avuçlarına;
“Ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda.”

Melike Güngörer

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here