Gençliğin en genç olduğu zamanın içinde kendini bazen ne kadar büyük sanır insan.  On sekiz yaş… Kafamız da kavak yelleri…

Bir yıl. Sıradan bir yıl. Zaman sıradan. Kız sıradan adam sıradan. Hayatın tuhaf zamansızlığından zamansız bir zaman da karşılaşma. Güneş hep tutulup kaldığı yerde tutulup kalmış. Ay ise dolunayını esirgemekte. Göl kenarında ağaçların altında yanan kamp ateşi gecenin soğuğunu bastırmaya çalışsa da nefesler birbirine sokulmadan ısınamaz halde. Fonda Ahmet Kaya:

Doğum günüm bugün/gülüm
Doğum günüm gülüm/bugün
Doğum günüm diyorsun;

Doğum günün kutlu olsun
Mutlu ol senelerce
Sana boncuktan kuş yaptım
Konacak pencerene
Karakollar beni alır sorgular gecelerce
Hiç bekleme belki gelmem, gelemem senelerce.”

Belki doğum günü belki değil. Ama o an için o şarkı büyüleyici. İki hayalet ruh birbirine bakmakta adam kıza sarılmak ta kız şarabın tesiriyle rüya görmekte…

papatya

Kâh bulutların üzerinde uçmakta, kâh Âlice Harikalar Diyarın da gibi farklı dünyaları yaşamakta. Akıl uçmuş gitmiş hava da sadece aşk kokusu… Köze gömülen patatesler pişmiş kekremsi bir koku çıkarmak ta… Kız havlayan köpeğe sus demekte köpek susmamakta… Ahşap evden haydi gelin üşüyeceksiniz gece yarısı oldu sesleri… Orada da İlhan İrem çalmakta… Herkes farklı tonlarda… Herkes kendi hayatını yaşamak ta…

Gün ağarmaya başlayınca külkedisi misali kız ait olduğu yere dönmeli. Oysa gece hiç bitmemeli, müzik, ateş, ses kesilmemeli. Hayat yeni bir güne doğarken zamanın zamansız ışığı bir mezar sessizliğinde olmamalı. Sessizliği bozan iki kelime:

Yine sever miydin beni?