1961’de Küba seyahatinden dönen Nazım Hikmet, Abidin Dino’ ya hitaben bir şiir yazmış:

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”

Abidin Dino, bir anlamda başarmış mutluluğun resmini çizmeyi; Sefalet içinde olsalar dahi yüzlerindeki mutlu tebessümlerle bir yatakta uyuyan bir aileyi resmederek.

Ya sen, yas sen mutluluğun resmini çekebilir misin?

Öyle poz vermiş modellerin, düğünleri yapılacak gelinlerle damatların, doğum yapan annenin, baba olan adamın, “ ah… Evet,  evet biz ne kadarda mutluyuz” diyen genç sevgililerin ve daha nice öğretilmiş, gelenekselleşmiş mutlulukların resmini değil, doğal, tabii, gerçek mutluluğun resmini çekebilir misin?

O mutluluk sahnesi bir anda şimşek gibi çakıverir. Onu fotoğrafınla ölümsüzleştirmek ustalık ötesi bir yetenek ister. Temiz kalple, sevgi dolu gönülle, saf bir akılla harmanlanmış, tutkuyla pekiştirilmiş, fotoğraflarıyla sözsüz şiirler, sayfalar dolusu romanlar yazabilen bir yetenek.

İşte o yetenek, o sanatkâr görür mutluluğu ve basar deklanşörüne; ölümsüzleşir mutluluk.

Sen, sen çekebilir misin o mutluluğun resmini?

Sezgin Bey'in arşivinden

Hani köprü üstünde oltasını denize sallandıran adamın iğnesine balık vurduğu, sokak kedi- köpeklerinin akşam yolunu beklediği hanımefendinin getirdiği mamaları gördüğü, minik yavrunun işten dönen babasının veya annesinin çaldırdığı zilin sesini duyduğu, hayatında hiç kebap, baklava tatmamış garibimin o lezzet pınarı yiyeceklerin ilk lokmasının diline deydiği, damağına dokunduğu, huzur evinde sürekli gözlediği kapıdan çocuğunun- torununun giriverdiği, yâriyle aşkının ateşini tutuşturacak ilk göz göze geldiği, bir işçinin işini bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla ufuktaki batan güneşe bakıp nasırlı elleri ile tuttuğu sigarasından çektiği ilk dumanın ciğerlerine ulaştığı ve nice heyecanla karışık ilk ve bazen ilk olmasa da hasreti çekilen o anların resmini… Çekebilir misin?

Üstünde oynamadan, poz verdirmeden çektiğin o resimlerde yakalayabilirsen mutluluğu sen o zaman fotoğrafın Abin’isin. Sen zaman denilen o acımasız yok ediciden bir kare mutluluk çalabilen Bağdat hırsızısın. Sen tanrı parçacığını bulan ilim adamı, kara deliklere hükmeden Oz büyücüsün. Sen hızla ve müthiş bir güçle akan hayat nehrinden kadehine abı hayat dolduran peri kızısın. Sen belki Zeus, belki de Hera’sın. Sen mutluluğu bize somut olarak gösterdin ya sen aziz ya da azizesin.

O kadar çok ihtiyacımız var ki sana.

Bombalanan kentlerdeki çocuk çığlıkları; Japonya’dan yükselen radyasyon bulutları; savaş naraları, silah sesleri; dolar, avro, borsa, faizle ölçülen insan değeri; töre mağdurları, terör kurbanları; çevre kirliliği, hormonlu gıdalar; obezite, kalp kanser hastalıkları; adaletsiz mahkemeler, acımasız güvenlikçiler; aç bebeler, bakıma muhtaç nineler; söyle söyle bitmez çileler. Bunlar arasında arıyoruz mutluluğu. Öyle metre metre,  kilo kilo, litrelerce değil bir yudumcuk, bir parçacık, bir gramcık mutluluk yeter bize. Cilalar gönlümüzü ruhumuzu.

Çek be fotoğrafçı, çek şu minik minik mutlulukların resimlerini. Birleştirip kocaman bir mutluluk güneşi yapalım. Isıtsın, aydınlatsın ruhlarımızı.

Biliyorum, inanıyorum; sen çekersin mutluluğun resmini. Koca koca makinelerin olması gerekmez, flaşın da faydası yok, uzun objektiflerde istemez. Sen küçücük makinenle yakalarsın mutluluğu. Sen fotoğraf çekiyorsun.  Senin kalbin temiz, gönlün ferah, insanları seviyorsun.

Çünkü sen fotoğrafçısın.

N. Sezgin Özaytekin

YSM’in notu: Bu harika yazıya beni kırmayarak imza atan Sezgin Bey’ çok teşekkür ederim. Kendisi ile dostluğumuz iş ile başladı ve bugün aile olduk. Çok güzel anlarımız ve anılarımız olsun. Hep birlikte mutluluğun fotoğrafını çekelim.