Artık ben de yenikadin yazarıyım. Her perşembe yaşam yazılarımla sizlerle buluşacağım. Sevgili arkadaşım Esra Şimşek  bu yolculuğa çıkmamda ki desteği için teşekkür ederim. İşte “İlk yazım ‘Sanal Dünya mı, Gerçek Dünya mı?

‘Sosyal medya ve sanal dünya…Bu iki kavram size yakın geliyor mu? Bana çok yakın geliyor ve bu durumu bir çok yerde gözlemleyebiliyorum.

Son günlerde hiç doğum günü kutlaması gördünüz mü? Telefonlar pasta zamanı çıkarılıyor; yanak yanağa poz veriliyor, diğer zamanlar herkes telefonuna bakıyor… Ya da okul gösterilerine gittiğinizde yaşamışsınızdır. Çocuklarının videosu okul tarafından dağıtılacak olsa da, birbirlerini adeta ezecek kadar mücadele eden ve çocuğunun videosunu çekmeye çalışan veliler. Peki, çocuklara ne demeli? Sınav döneminde kim birinci gelecek de okulun gözdesi olup yıl sonunda herkesin önünde ödülünü alacak. Sırf onun için özel ders alan çocuklar mı dersiniz. Ya da yürüyüş yapma fotoğrafı çekip, arkasından baklavaları götürenler. Yaza girmeye az kaldı, peki ya havuz başı okunmuş gibi yapılan kitaplar? Instagrama koyulup, kapağı bir daha hiç açılmamak üzere kapananlar? Ya peki bikinili fotoğraflarında kalçalarını genişletip, bellerini inceltenler… Köpeklerini çok severmiş gibi yapıp fotoğraf çektirdikten sonra, onların bakımını başkalarına üstlendirenler? Instagramda en çok like’ı almak üzere tasarlanan düğünler?

Bu gibi örnekler size tanıdık geliyor mu? Maalesef, bana birçoğu çok tanıdık. Çoğu zaman diyorum, sosyal medya hayatımıza girmeden önce hayatımıza girmeden önce hepimiz ne doğal, ne güzel yaşıyorduk. Filtresiz, makyajsız, effectsiz ne kadar da güzeldi hayatımız. Şimdi her yer “öz çekim”, her yer “hashtag”, her yer “influencer”. Gerçekten nasıl çıkıyor bu kadar her şeyin uzmanı? Her şeyin uzmanı olmak ya da bu kadar kolay mı? 6 sene okul okuyan psikologlar bir kenara 2 günlük eğitimle oluyor hemen oluveriyor bir anda yaşam koçu. Hiç mi etiği yok mu sosyal medyanın? Etik davranmak yerine sanki tüm kullanıcılar en çok beğeni almanın peşinde.

Evlerini Pinterestin kopyası yapanlar, son yazlık mekana gidip orayı talan edenler… Hiç mi düşünmüyorlar gelecek nesilleri… Hep kendimden örnek veririm bilirsiniz, yıllardır gittiğimiz Bozcaada gerçekten dutluktu. Çok az kişi Bozcaada’ya giderdi,herkes doğaya saygı gösterirdi. Sigaraların yerlere atılmadığı, ev önlerindeki sofralarda muhabbetin edildiği, yazarların kalemine saygı duymak adında sessiz durulan bir yerdi Bozcaada. Bozcaada üzerinden bile sosyal medyanın yapaylığını eleştirebiliriz. Sosyal medya öncesinde insanlar doğayla uyum içinde olma, sade olma, huzuru bulma amacıyla geldikleri adada, artık video çekme, hava atma, kirletme amaçlı oldular. Koylardaki denizlerdeki balıklarla yüzülürken, balıkların insanlardan kaçtığı bir ada oldu artık. Su altı kameralarla balıklar korkutulup, en fazla beğeni almaya çalışan Ada severlerle(!) dolu deniz.

Sosyal medya öncesi belirli konularla hiçbir ilgisi olmayan arkadaşlarımız, sadece hava atmak, bilgin ve burjuva gözükmek adına belli kesimi takip eder, onun yaptıklarını yapar oldu. Ya da bir grubu eleştirmek ve marjinal olmak, sosyal medyayla “popüler” oldu. Peki, aslında bize sürekli özgün ve farklı olmayı öneren sosyal medya, herkesin içinde bulunduğu bir mecradan yürüyorsa hepimiz nasıl farklı ve sıra dışı olabiliriz ayrıca bunu sorgulamak gerekiyor. Ayrıca bize sürekli “farklı, sıra dışı, özgün ol” diyen sosyal medyanın aslında bunu da bir kılıf, bir maske gibi yaptığını görmemiz gerekiyor. Aslında aynı şeylere uyarak, aynı davranarak, Instagramdaki gibi yaşayarak havalı, farklı ve tarz olacağımızı düşünürken aslında hepimiz paralel yaşamlar yaşıyoruz kanaatimce. “En çok ne kadar beğeni alabiliriz” diye yapabileceklerimiz varken, günün güzelliklerini ve hayatın kısalığını es geçiyoruz tekrardan. Önümüzde gün batarken, onun fotoğrafını çektiğimiz an aslında, gün batımını izlemeden bir anı hayatımızdan kesip atıyoruz. Aslında ona daha çok bakabileceğimizi düşünsek de, bu bir illüzyon gibi çıkıyor karşımıza. Belki daha fazla bakabileceğiz o ana, ama sanal anı yaşayacağız birçok zaman boyunca. O an geri gelmeyecek, yitik giden anlar ülkesine göç edecek tüm yaşanmamış anlar. O yüzden bana göre sosyal medyayı kullanırken hayatımızın kısıtlı oluşunu ve geçmişe dönemeyeceğimizi unutmadan hareket etmemiz gerek. Evet belki çocuğumuzun mezuniyetinden genç gözükmek için filtrelerce kendimizle oynayacağız ama hayır, aslında o an geri gelmeyecek ve o filtrelerle oynadığımız her an kendimize var olmayan bir durum yaşatmış olacağız.

Geri gelmeyen anlar bir kısa vadede insanın hayatının kısıtlılığını bana göre yansıtsa da, bence daha da tehlikeli olan kısım, kendimizi olmadığımız bir şeye benzetmeye çalışıp, ömrümüzü üzerimize dar gelen bir elbiseyle geçirmeye çalışmamız. Bu elbise zaman zaman üzerimize oturdu gibi gelse de, aslında çoğu zaman bizi sıkacak ve gerçek bedenimizden bir elbiseyi giymeyi talep edecek. Ama biz daha güzel gözükmek uğruna sıkan elbiselerle geçireceğiz vaktimizi? Peki neden… Neden uzun vadede insan kendini olmayan bir şey uğruna getirmeye çalışıp, aynalarda dar elbise yansımasını görme uğruna hayatta kendini yorar. Ki bence, daha da sıkıntılı olan durum insan kendinin yorulduğunu bile fark etmez? O kadar alışmıştır ki o elbiseye, çıkarmak bile istemez. Kanımca, sosyal medya da aynı bu elbise gibidir, çıkarıp doğal olabilecekken, bir kaç beğeni uğruna neden savaşır insan kendi hayatıyla?

Bence bu insanın beğeniyi gözünde fazla önemsemesi ve daha önce tatmin edemediği durumları sosyal medya üzerinden tatmin etme çabasıyla gerçekleşir. Daha önce mezuniyeti olmayan bir anne, çocuğuna mezuniyet kınası (!) yapma kadar abartacaktır. Ya da kendilerinin, sadece kendileri gibi oldukları için beğenilmeyen insanlar, sosyal medyadaki her akıma uyup, kendilerini her dalgaya kaptırabilirler. Daha önce sosyalleşme problemleri olan insanlar, ileri boyutta gruplaşmaya kadar gidip, başka insanların hayatlarıyla dalga geçmeyi kendilerinde hak görebilirler, neden çünkü daha önce gerçek hayatta fırsatını bulamadıkları, sanal dünyadaki o yorum yap tuşu, onlara kayıtsız şartsız eleştiri ve başkalarının hayatlarına karışma olasılığı sunacaktır, hem de hiç üzerlerinde sorumluluk hissetmeden. Neden hissetsinler ki canım(!), beğenmeselerdi, yorumu silip, yoruma kapatırlardı, konu da burada kapanırdı değil mi?

DEĞİL. Ve olmamalı. Sosyal medyada yaşadığımız kimlikler gerçek hayatımızı ele geçirdiğinden beri ne rahat yemek yer, ne rahat uyur olduk. Yemek yemeden önce fotoğraf çekmek için beklediğimiz zamanlar, uykudan önce “goodnight” yazmalarımız hep kendimize yük değil mi aynı zamanda? Bunları yapmanın zorunluluğunu hissettikçe, kendimizi farklı bir insan, standart beden bir sosyal medya kullanıcısı olarak bulduk. Belki bazı yönlerimiz XL’dı, diğer insanlara göre o kısımda çok daha fazlaydık ama bunları gizleyip biz standart beden olmayı tercih ettik çünkü o beğeniliyordu. Ya da daha kötüsü, belki bazı durumlarda XS’dık kendimizi standarta yaklaştırmak için adeta kafesin içindeki fareler gibi sürekli koşarken bulduk. Her ne olursa olsun, kendimiz olmaktan vazgeçtiğimiz an; hayatımızdan, yaşamımızdan, gerçeklikten, somut ve dürüst ve doğal ilişkilerden vaz geçmiş olduk. Aslında bu yüzden sosyal medyayı seçenler gerçek dünyadan ve kendilerinden vazgeçenler oldu. Bazıları zaten vazgeçmek istiyordu da sosyal medya tencere kapak misali güzel denk geldi. Fakat bence sosyal medyada kendimiz olmaktan vaz geçtiğimiz an sanal gerçeklikler yaşamaya başladık gerçek dünyada hem de. Kendimizi “facecam”lerle effectlediğimizde, filtrelerle kendimizi gizlediğimizde, kendimizi kendimizden gizledik. Ve o giz bir daha asla gerçeği yerine koyamadı. Sanal gerçek dünyamızda, yaşamaya başladık. Dünyamızı sanalda moda olana göre yapılandırdık sanal bir gerçek dünya yarattık. Her gün batımı battığında güzelliğinden fotoğraf çekemediğimiz, meşgul olduğumuz ve mutlu olduğumuz için telefona bakamadığımız, gerçek ilişkiler ve arkadaşlarla olduğumuz için bizi kimin takip ettiğini umursamadığımız bir dünyada yaşamak artık hayal oldu. O zaman selam olsun geçmiş gerçek dünyalara; maalesef, merhaba sanal gerçek dünyalara!

Yenikadin.com