Hepimizin farklı yönleri var hayatta. Ben fotoğrafçıyım ya… Aklım da fotoğraf, hayaller hayaller. Yazmak istediğim kitap, hayata geçirmek istediğim projeler. 2007 yılından bu yana sır gibi içimde sakladığım ve bir gün hayata geçirdiğim de çok mutlu olacağım bir proje var. Sevgili Murat Özer’de bu projenin emektarı. KadimSanat ekibiyle -sağ olsun var olsunlar –  hayalimde yaşattığım her detayı kağıda döktüler. Projeyi henüz hayata geçirememiş olsam da biliyorum ki zamanı gelince olacak. Oluyorsa da hayrıma olmuyorsa da.. Bana sadece beklemek düşüyor sabırla…

Kimdir Murat Özer aşağıda dolu dolu bulacaksınız. Ama benim açımdan öncelikle benim memleketlim, hemşehrim. Çok zamandır da bloga misafir etmek istedim. Kısmet bugüneymiş. Bugün 17 Nisan 2014.. Çanakkale plakası 17 esprisiyle bari blogda da 17’sinde röportajını yayınlayayım dedim. “Olur deli sen nasıl istersen “dedi. Yan yana geldiğimiz de çok konuşup, çok güldüğümüz bir o kadar da öğrendiğim nadir insanlardan Murat Özer. Bakmayın yaşına başına. Çok kişiyi suya götürür susuz getirir. Karşısında iki kelam etmek hele herkese kısmet olmuyor. Velhasıl  kırmadı beni. O müzik, tasavvuf, Türk İslam Kültürü ve Sanat’ın içinde bambaşka biri .. 

MuratzOzerYSMblog2

  • Ben seni yakından tanısam-ya da tanıdığımı sansam- da kimdir Murat Özer?

Öncelikle söylemeliyim ki “tanış olmak” dünyaya bağlı bir durum değil. Bu ruhlar alemine dair bir özellik… Ondan beni tanıdığını düşünüyorum (gülüşmeler) Kimdir Murat Özer’e verebilecek cevabım özetle şunlar olur herhalde:

Murat Özer 9 yarımın bir tam edemediği bir adamdır. Pek çok işle uğraşıyorum fakat bunlardan hiçbirisini tamam ettiğimi söyleyemeyeceğim. Bu durum zaman zaman işe yarasa da şahsıma pek bir faydası olduğunu söyleyemeyeceğim. Alt yahut üst kimlik olarak tanımlamak istemem ama ben İstanbul’un getto semtinde doğmuş Çanakkale’den göç etmiş bir ailenin çocuğuyum. Ailem 1896 yılında Kafkasya’dan göç etmiş Çerkez-Kabardey bir aile… Bilindiği üzere Kafkas göçleri büyük acılar ve hasretliklerle doludur. Kendimle ilgili bu konuda söyleyebilecek en önemli özelliğim içinde manasız bir hasret taşıdığım… Bilmiyorum belki de genetik bir tarafı var bunun…

  • Kaç yaşından bu yana “Tasavvuf ve Geleneksel Türk Sanatları’nın içindesin? 

Tasavvufla tanışmam çok küçük yaşlarda ailemin bazı üyelerinin vesilesiyle oldu, geleneksel el sanatlarıyla da öyle… Bu manada bir mirasyedi olduğumu itiraf etmem gerekiyor. Ben benden evvelkilerin biriktirdilerini harcadım (gülüşmeler) Sen her ne kadar tasavvuf ve geleneksel el sanatları desen de, yaşımı sorduğundan mütevellit şunu özellikle söylemem gerekir, hayatımdaki sanat iletişiminin ve yaşam biçiminin temelinde hep müzik oldu. Bendeniz geleneksel el sanatları ve tasavvufla olan ilişkimi bu anayolun tali yolları olarak nitelendiriyorum. Eğer bir ritim saz icracısı olmasaydım, ki bu tamamen tevafuklar zincirinin bir halkasıdır- bugün bir muhasebeci falan olurdum herhalde… Yahut babamın kömür deposunda odun tartıyor da olabilirdim.

  • Tasavvuf ve Geleneksel El sanatları hayatının neresinde? Neler yapıyorsun (Türk musikisi, hat, minyatür?)

Vallahi neler yapıyorum bende bilmiyorum ama arkama baktığımda baya bir iş yapmışım. Bu olan biteni bir iş olarak tanımlarsak, (ben hiçbir zaman iş olarak göremesem de) hayatım bu işlerle resmen işgal edilmiş durumda. Her insan gibi yemek yiyorum, uyuyorum, bir yerde oturup çay içiyorum, geziyorum, gülüyorum, yoruluyorum fakat bu sosyal hayat esnasında zihnimde işler hiç bir kenarda beklemiyor. Hep aktifler ve sırada ne yapmamız gerektiğinin cevabını arar vaziyetteler. Şimdilerde buna işkolik diyorlar herhalde, ben de işkoliğim… Öncelikle hayatımın merkezinde müzik var, sabah uyandığımda güne piyano ile başlarsam o gün benim için verimli bir gün demektir. Her türlü meşguliyetime rağmen gün içerisinde aracımla uzun yollar kat ettiğimden bir müzisyen olarak arabam bir müzik kütüphanesi desem abartmış olmam. Tabii müziği dinlemiyoruz, icra da ediyoruz. Benim diğer sanat disiplinlerindeki bilgimin işte burada devreye girdiğini söyleyebilirim. Bu coğrafyanın “klasik” olarak tabir edilebilecek her şeyi benim için becerebilsem de beceremesem de bir iş konusudur. Belki hiçbirisini adam gibi yapamadım ve yapamıyorum da… Fakat farklı sanat disiplinlerinin bir araya gelerek ortak bir dili konuşmasında günümüzün dil düzeyinde bir decoder vazifesi görebildiğimle kendimi avutuyorum.

  • Türkler İslam dinini kabul ettikten sonra  sanat alanında Türk-İslam sentezi sanatlar ortaya çıktı. Sence günümüzde bu sanatlar hak ettiği değeri görüyor mu?

Cümleye ironik bir hayır ile başlamak istemiyorum ama bu sorunun hem evet hem de hayır taraflı pek çok cevabı bulunuyor. Globalleşme açısından Doğu toplumlarının içerisinde son derece önemli bir yere sahip olan Türk-İslam Sentezinin oluşturduğu sanat durumları global sanat ilgi sırasında ilk beşe girer kanaatindeyim. Daha somut bir örnek vermek gerekirse Avrupa Doğu’nun sanatlarına içinde kapital ve sömürü niyetleri olsa da çok daha fazla ehemmiyet gösteriyor. Hak ettiğine yakın bir değerle de onu taltif ediyor. Bu açıdan bakıldığında küçük bir köy olan dünyanın her yerinde artık Türk-İslam sanatlarına dair bir iz bulabilmek bu sanatın görmek istediğimiz yerde olduğunu gösteriyor. Peki bu sanat kendi coğrafyasında ne durumda? Böyle güzel bir günde keyifleri kaçırmak istemiyorum ama hiç de iyi bir yerde değil. Karşımızda şu anda duran somut bir örnekle bunu çok rahat anlatabiliriz. Bakın bu Kariye Müzesi… İstanbul’un fethi esnasında Fatih Sultan Mehmed’in şehre girerken gördüğü ilk yapılardan birisi… Doğu Roma İmparatorluğu döneminde aziz mezarlarının bulunduğu, Hristiyan mistisizminin (tarikatlerinden birinini) önemli bir merkezi… Hünkâr yapının derinliğini hemen fark ediyor ve buranın camiiye çevrilmesini emrediyor. Yılın 1453 olduğunu unutmayalım… Padişah’ın fermanı hemen yerine getiriliyor ve eklenen bir minareyle, üzerinde barındırdığı hristiyan unsurları örtülüyor ve mekan camiiye tebdil oluyor. 1453’ten 1925’e kadar burası fethin bir sembolu olarak camii şeklinde kullanılıyor. Osmanlı enkazının altında kalan pek çok öğe gibi Kariye de tarihi bir yapı olarak o dönemde kaderine terk ediliyor. Ülkede yetişmiş eleman bulunamadığından mütevellit camii restore edilemiyor. Bu cümellerime gelebilecek muhalif sesleri şimdiden duyabiliyorum. Anlatmak istediğim insan kalitemizin seviyesi değil kudreti… Sonra ne oluyor biliyor musunuz, 1940’lı yıllarda Almanlar gelip müzeye çevrilmiş bu camiiyi restore etme teklifinde bulunuyorlar. Hikayenin devamını anlatmadan bunun masum bir şey olmadığını anlamışsınızdır zannediyorum. Sonuç olarak Almanlar İstanbul’a geliyor ve bu camiiyi “restore” ediyorlar! Camiinin içindeki fetihten önceki Bizans dönemine ait mozaikleri (ki bunlar camiinin fetih sonrasındaki tezyinatı kadar kıymetlidir, bunun özellikle altını çizmek lazım) ortaya çıkartma bahanesiyle 500 yıl camii kalmış bu eserin içindeki tüm İslami unsurları yok ediyorlar. Cümlemde kesinlikle bir abartı yok. Bugün girip birazdan içini de gezeriz. Bir tane bu binanın 500 yıl camii olarak kullanıldığına delalet edecek bir ince tezyinat göremezsiniz. Sadece mermer bir sade mihrap kıble tarafında duruyor, onu da sökeceklermiş de cesaret edememişler. Hülasa Türk-İslam sanatları bu coğrafyada devletin gücüyle doğru orantılı olduğundan sanatın iktidarla olan ilişkisindeki tarihi örnekleri yeniden incelememiz gerektiğini hatırlatıyor bendenize…

MuraztOzerYSMBlogKariyeCAmi

  • Modern hayata baktığımızda Tasavvuf Geleneksel Türk El sanatlarına göre daha çok ilgi görüyor sence neden?

Bu soruya birisi ondan daha önce,, yahut daha az, yahut daha çok diye cevap vermek mümkün değil. Zira bugünkü ilgi ve alakanın çokluğu muhtevasıyla doğru orantılı değil. Tabii insanların inanç dünyalarındaki boşluktan doğan bir huzur arama çabaları onları biraz da romantik göründüğü için (belki de gösterildi) tasavvufa daha çok yaklaştırıyor olabilir. Yahut tersinden bakarsak günümüzün popüler kültürü geleneksel el sanatlarını anlamamıza dair birikimi örttüğünden belki bu sanatlara ilgi genel kabuller açısından daha az görünebilir. Fakat ben bunların ikisine de gösterilen ilginin yahut ilgisizliğin düşünsel bir temele dayandığını düşünmüyorum. Bendeniz bu zamanın çocuğuyum. Kot pantolon giyiyorum, Fransa’da imal edilmiş parfümler kullanıyorum, benim bu kültürel hegemonya üzerinden klasiği anlamaya çalışmam sadece bu literatüre özel bir merakımın olması sonucuyla ortaya çıkıyor. Zira bakkalda satılan bir toz şeker paketinin üzerinde bu coğrafyada satıldığını belli edebilecek herhangi bir kültürel imge yok. Bir başka deyişle Florida’da satılan kola kutusuyla Konya’nın ovaasındaki kasabada satılan kola kutusu arasında bir fark yok.

  • Profesyonel olarak “müzayedecilik” ile ilgileniyorsun. Nasıl bir duygu tarihi yakından izlemek ve tarihin peşine düşmek? 

Müzayedecilikle alakalı olarak işin içinde “ticaret var”. Bu açıdan bu konuda konuşmak beni biraz rahatsız ediyor. Çünkü ben aynı zamanda bir sanat icracısıyım. Bu konuda kendimi şöyle teskin ediyorum. Sanatın ticareti ancak ve ancak sanatın kendisine verilen değeri arttırmak için olursa bunun bir kıymeti oluyor. Az evvel de dediğim gibi sanat ticaretini kapital bir düzlem ve Batı kafasıyla Doğu’da uygulayamazsınız, uygulamamalısınız. Sanat objesi açısından müzayedeciliğe gelince bu bende psikolojik bir tahribata yol açtı diyebilirim (gülüşmeler). Tarihi kimliği olan bir gelenekten beslendiğim için sanat eserlerine de korumacı, kendi coğrafik koşullarında yaşatılması gerektiğini düşünecek kadar müzayedecilik kafasından uzak bir adamım. Ama gelin görün ki, bu işin dilini biz koymadığımızdan şimdi kendi ağzımızdan konuşamıyoruz.

  • Modern hayatta insanlar arayış içinde. Sence insanlar neyin peşinde?

İşte insanlar benim bahsettiğim bu dile sahip olamadıklarından başka birisinin diliyle kendilerini anlatmaya çalışıyor. Modernitenin aradığı şey temel olarak en somut biçimde DİL! İnsanlar bu dile sahip olsalar gerçekten arayışlarındaki bu kararsızlık da ortadan kalkacak. Çünkü insanı insan yapan en önemli vasıf şüphesiz şüphesiz ifadesi, yani dili… Bu coğrafyanın bu düşünce yapısının dili yok edildi. Şimdi bunu nasıl oldu bitti diye konuşacak vaktimiz yok, o başka bir bahsin konusu. Fakat bu dil yok oldu. Bu dil yok olunca neye sahip olduğu bilmeyen bir Türk genci örneğin dünyanın öteki ucundaki bir Amerikan kültüründe saklı bir Pagan mistisizmine zihnini kaptırabiliyor. Bu Pagan mistisizmini eleştirmek ya da küçümsemek gibi bir derdim yok. Fakat sahip olduğu şeylerin en az 10 katını evinin ortalama 2 kilometre uzaklığındaki bir yazma eser kütüphanesinde bulabilecekken o dili bilmediği için bu arayışlara kendini kaptırıyor. Burada bir inanç eleştirisi yapmıyorum, insan oduna da tapabilir. Bu bir inanç özgürlüğü meselesi. Benim derdim yaşadığı yerin diliyle o oduna tapması gerektiği… Bu tasvir ettiğim odun dinine münacatlar yazan bir Türk gencini memleketin en muhafazakar adamına değişmem, yeter ki o dile sahip olsun.

  • Modern hayat dünyanın din algılarını anlamak isterken neden kendi kültürünün mistik algılarını merak etmiyor?

Vallahi bu sorunun cevabı aslında yukarda. Merak edemiyor ki… Mesela bir yemeğin lezzetini nasıl merak edersiniz, onun ya ismini duyarsınız, bu dildir; ya konusunu duyarsınız, bu inançtır; yahut görüntüsünü görürsünüz, bu da kültürdür. İnsan bu bilgiler olmadan bir şeyi merak edebilir m? Edemez.. İşte bizim kendi coğrafyamızın medeniyete ışık saçmış önemli bir köşetaşını merak edemememizin ana sebebi de belki de bu. Bilmiyoruz!

  • Sence hangi vasıtayla kendi kültürümüzün kodlarını bulabiliriz?

Kültür kodu deyince gerçekten sohbetimizin bir hayra vesile olduğunu hissettim. Çünkü ” Kadim kültürler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarında kendilerini kült seviyesinde kültürel öğelerin içerisinde kodlar”  diyor Renegueinon. Günün birinde bu kültür yeniden ayağa kalkma ihtiyacı hissettiğinde, bunu gerçekleştirebilecek bir enerji bulduğunda tohum bankasından alınmış özel bir tohum misali dikkatle ekilerek neşv ü nema bulabilirmiş. Bu kodları bulmak çok kolay. Lafı dönüp dolaştırıp yine dile getireceğim, bu dile sahip olursak sadece iki nesil içerisinde toplumumuz sahip olduğu büyük medeniyet birikimiyle dünyaya kafa tutar. Bu dilin yok oluşuna bir örnek vermek geldi içimden: bir atasözümüz var çokça söyleniyor:

“Haydan gelen huya gider.”  

Neymiş burada anlatılmak istenen ? Son derece seküler bir mana içeriyor. Boştan gelen huya, insanın huyuna karışır. Yani negatiften negatife bir anlam bütünlemesi sağlıyoruz. Peki bu atasözü gerçekte böyle mi? Kanınızı dondurabilir miyim bilmiyorum ama bu atasözü şu anlatılmak istenenin tam tersi: bir kere zaten başta dil olarak ciddi bir erozyona uğramış bu atasözünün doğrusu “Hayy’dan Hû’ya gider.” Manası da şu demek, Cenab-ı Hakk’ın diri ve can veren vasfından gelen bir şey, ömrünü tamamlar (her nefis, her varlık ölümü tadıcıdır) ve Cenab-ı Hak’tan başka hiçbir şeyin olmayacağı Arapça üçüncü tekil şahıs olan “O”ya doğru gider. Ne kadar pozitif bir derin mana içeriyor öyle değil mi?

  • Sanat, doğu bilimcisi ve kadim kültürler ile uğraşan biri olarak kendi öz değerlerimizi hayatımıza entegre etmekte bize ne önerirsin?

Kısaca öz ve net tekrar söylüyorum, bu coğrafyanın dilini konuşmayı acilen öğrenin!

MuratOzerYSMbLog1

  • Neler Yapıyorsun ? Murat Özer yukarıda anlatılan misyonun adamı mıdır özetle ?

Vallahi kendime böyle büyük bir misyon kelimesiyle iddialı cümleler kurmaktan hiç hazzetmiyorum. Her ne kadar karşıdan böyle bir mütekebbir adam gibi görünsem de öyle bir derdim hiç yok. Bunun sağlamasını yapmak çok zor oluyor, çünkü talip olduğumuz işlerin başka talibi yok. Fakat nefsimi yere burarak şunu söyleyebilirim ki, sahip olduğum bir işi benden daha iyi yapanını bulduğum an ona tabi olmak hayatımın en büyük zevklerinden birisidir. Bu sebeple Murat Özer gibi bir kurumsal kimlikle ortaya çıkmak yerine senelerdir ısrarla bu konuyla ilgili bir cemiyet var etmeye çalışıyorum. Yedinci yılındayız, bir sanat grubumuz var; Kadimsanat Grubu. Memleketimizin klasik manada bu işleriyle uğraşmış herkesi bir araya getirerek farklı sanat disiplinlerini biraz da taviz vererek günümüz insanına anlatmak yıllardır en büyük zevkimizdir, diyebilirim.

  • Biraz Kadimsanat Grubu’ndan Bahsedelim.

Dediğim gibi Kadimsanat Grubu hala ama hala profesyonelleşememiş bir sanat topluluğu. Profesyonelleşmesini de istemiyoruz. Çünkü manevi bir ruh haliyle yapılması gerekli bu klasik sanat disiplinlerinin halka anlatılmasından başka herhangi bir derdimizin olması (maddi yahut manevi) bu işin bütün sihrini bozar diye inanıyoruz. Bizim sanat grubumuzda farklı sektörlerde çalışan pek çok insan var. Bunların en büyük ortak özelliği ise, benimde kendimde özetle söylediğim gibi geleneksel biçimin günümüz insanına anlatılması hususunda bir decoder vazifesine sahip olmaları. Son derece hadsiz ve iddialı bir şekilde her şeye el atıyoruz diyebilirim. Geleneksel sanatlar, musiki, edebiyat, bilimsel ve kültürel çalışmalar gibi medeniyetimizi anlatan her türlü işin yapılabilmesi adına son derece işgüzar olduğumuzu söyleyebilirim (gülüşmeler)… Fakat bu densizliğin sonucu çok hüsranla bitmiyor, onu da söylemem gerekir. Yaptığımız kültürel çalışmaların etkisi bizim bile hayal edebileceğimizin üst seviyelerine çıkıyor zaman zaman…

  • Bu işlere meyilli bir kişiye tavsiyelerini 5 maddede toplasan neler söylemek istersin ?

Bütün konuşmamda söylediğim gibi :

Birinci tavsiyem dili öğrenmek. Bu coğrafyanın dili, bu coğrafyada yaşayanlar için olmazsa olmaz. Bir Yunan kendisinden 2000 yıl önce o coğrafyada konuşulan dili nasıl öğreniyorsa bir Türk de öğrenmek zorunda.

İkinci tavsiyem önyargısızlık vasfı. Bizim toplumumuz son 150 yıldır son derece histerik bir toplum. Bu histeriklikten uzak bir yerde durmak gerekiyor.

Üçüncü tavsiyem objektiflik. Bu coğrafya “bizim coğrafyamız.” Bu kültür de bizim kültürümüz. Eksiğiyle gediğiyle, yanlışıyla; ama güzelliğiyle ve doğrusuyla da…

Dördüncü tavsiyem özelliklere gençlşere yönelik bir mesajdır; o da azim göstermek. Gelenek uzun ve sancıılı bir sürecin mahsulüdür ve kendisine talib olan kişiye de bu süreci yaşatır. Ondan geleneğin anlaşılması günümüzdeki bir popüler kültürün anlaşılması kadar kolay olmaz. Bu önkabulü mutlaka üzerinde barındırmalı insan.

Beşincisi de muhabbet. İnsan bu anlattıklarımı sevmeden insan olamaz. Bırakın bu medeniyeti anlamayı anlatmayı, yediğinden içtiğinden lezzet alamaz. Her şeyin başı muhabbet. Bütün bu yaşadığımız sorunların temelinde muhabbetsizlik yatıyor. Nefislerimizin ben, ben, ben dediği bir private yaşam biçimine kapıldık gidiyoruz. Nefis eşeğinden inip muhabbet atına binmeliyiz vesselam…

Ben iki,üç,dört ve beş muhabbet kısmından sınıfı geçtim 🙂 Röportaj için Sevgili Murat’a ve İlknur’a çok teşekkür ederim. Bu kırık bahar gününde  İlknur ile beni aldılar bambaşka dünyaya götürdüler. İstanbul’da olupta hiç bilmediğim görmediğim yerlerde misafir ettiler. Hindiba şurubu, yaz şurubu içirdiler. Sonra ben Türk Kahvesine geçtim. Velhasıl içinde olupta yaşayamadığım İstanbul’u çok farklı yaşattılar. Bu arada bir Kadim Sanat grubu  projesi olan yazar İknur Sisnelioğlu tarafından kaleme alınmış “Kutlu Doğum Haftası’n da bizlerle buluşacak kitabı “Türk Edebiyatında Peygamber Şiirleri” için röportaj sözü aldım. Kitabın dijital halini görmüş biri olarak çok ciddi bir kaynak geldiğini size söyleyeyim. 

Kadim sanatımızı tanıtmaya çalışan bu aşık ahvalli insanlara çok teşekkür ederim. Daha fazla tanımak isterseniz Murat Özer ;  Kadim Sanat grubu  facebook sayfalarına göz atabilirsiniz. Hocam, hani bana dedin ya hiç bir şey öğrenemiyorsan bari ismini öğren diye. Bak işte aradım öğrendim. Eksiğim varsa affola..

YSMosmanlica

Sağ olun, var olun…

YSM- Sanatsever