Tüm hakları Yeşim Mutlu photo by yesimmutlu

Soğuk sokaklarda bir o yana bir bu yana yalpalaya yalpalaya yürüyordu. Ağlıyordu, gözyaşları sicim gibi akıyor ama hıçkıramıyordu.

Yüreğinin tam ortasında bir taş oturuyordu. O günden beri ne bir sıcaklık hissediyor, ne de etrafı görüyordu. Kaybetmek adına ne varsa birbiri ardına öyle dolu yaşamıştı ki…

Bazen kim olduğunu, nerede yaşadığını, neden sokakta olduğunu unutur; kendine geldiğinde yeni bir yerde, yeni bir şehirde gözünü açardı. Kimbilir kaç kez böyle gel-gitler yaşamıştı.

Lanet ediyordu o güne. Oysa ne güzel başlamıştı. Bir gün öncesinden; bir gün sonrasının daha da güzel olmasını planlardı hep. Dünya küçücük aşklari büyüktü. Öyle büyüktü ki…

Hiç bir zaman tartışmaya girmezlerdi. En büyük tartışmaları kimin daha çok sevdiği konusundaydı. Goncagül “Ben daha çok seviyorum.”, Mustafa “Ben senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum” diye tatlı tatlı söyleşirlerdi. Ah; giden geri gelmez, yapılan geri alınmazdi. Gözleri doldu. Goncagül’ün düşündü.

Bir gün öncesinde oldukça yoğun çalışmışlardı. Goncagül o hafta işinde bir adım daha yükselmiş, çok istediği departman müdürlüğü pozisyonuna gelmişti.Üniversite yıllarından beri hayalini kurduğu günlere kavuşmuslardı.Ne günler geride kalmıştı. Kimi zaman aylık harçlıklarıyla ziyafet çekmişler, boğazda balık ekmek yemişler kimi zamanda parasız kalıp içtikleri sütlerin şişesini satarak ekmek alıp yemişlerdi. Tüm öğrencilik keyiflerini yaşamışlar, ardından hayata doludizgin atılmışlardı.

Goncagül stajını yaptığı firmada kalmıştı. Çok hırslıydı, hiç bir zaman yenilgiyi kabul etmezdi. Onun başarısı kısa sürede farkedilmiş ve firma, okul bittikten sonra birlikte çalışmayı teklif etmişti.

Goncagül kararlılıkla firmada kalmış, ele aldığı her işi genç yaşına rağmen büyük ustalıkla çözer hale gelmişti. Bu özelliği onun hızlı adımlarla ilerlemesine, daha da başarılı olmasını sağlamıştı.

Mustafa, Goncagül kadar sanşlı olmasa da bazı planlar yaparak şu an ki pozisyonuna gelmişti. Okul biter bitmez askerlik sorununu çözmüş, askerden döner dönmez de birkaç görüşme yaptıktan sonra uygun gördüğü işe başlamıştı.

Okuldaki gibi her an beraber olmasalar da aksamları, haftasonları hep onlarındı.Gün içinde defalarca konuşur, özlemlerini giderirlerdi. Sevgileri imkansız gözüyle bakılan örnek sevdayı gösterirdi. O haftasonu; çok istedikleri doğa yürüyüşüne çıkmışlar enerji dolu işe dönmüşlerdi.Bir de Goncagül’ün terfi etmesi sevinçlerine sevinç katmıştı.

O gün, Goncagül iş için Ankara’ ya gitmesi gerektiğini söyleyince Mustafa çok üzülmüştü. Çünkü, o gün onların 10. yılları dolacaktı. Birbirlerini tanıdıkları, okul hayatlarından iş hayatlarına taşıdıkları dolu dolu 10 yıl bitecekti.

Karar verdikleri gibi o gece şarap alıp Mustafa’ya gidecekler bu geceyi kutlayacaklardı. Mustafa’da bu gecenin daha da güzel olmasi için ondan habersiz evde değişiklikler yapmış, gece için tüm hazırlıkları tamamlamıştı.Ayrıca o gece beraberlikleri adına daha da özel olacaktı. Daha önce çok konuştukları halde hiç ummadığı bir anda Goncagül’e evlenme teklif edecekti.Ama planları Ankara yüzünden suya düşmüştü.

Goncagül’ü ikna etmeye çalıştı. “Bu geceden sonra git, haftaya git, değiştir” dedi. Fakat Goncagül ısrarla “Herşey hazır, imkansiz gitmek zorundayım” diye diretiyordu.Mustafa ne söylese boştu. İş konusunda anlaşmışlardı.Hiç bir şekilde söz söylemeye hakkı yoktu. Goncagül her şartta gidecekti.

Mustafa Goncagül’ü hem yolcu etmek hem de onunla 10.yıllarının anısına beraber olmak adına işyerinden izin aldı. Goncagül, Mustafa’ya “Neden böyle yaptın” diye kızıyor ama onun ona verdiği bu değer içinde çok
mutlu oluyordu. Hem o da Mustafa’ya o gün için hazırladığı hediyeyi vermek istiyordu. Vakit azdı, telaşla evden çıkarken hediyeyi unutmuştu. Oysa onun için çok güzel bir hediye hazırlamıştı. Ona sevgisini haykıran bir kaset ve beraberliklerini içeren anlardan görüntüler içeren bir cd hazırlatmıştı. Çok kızdı kendine. Mustafa’ya bunu veremeyeceği için üzülmüştü.

Bir rüzgar esti, geçti. Goncagül bir anda Mustafa’ ya dönerek ” Hayatım, bugün için gerçekten üzgünüm. Ayrıca hediyeni unuttuğum için de kendimi affetmeyeceğim.” Mustafa omuzlarını silkmis; “Hiç üzme kendini.Döndügünde alırım, hem ben de hediyeni dönünce vermek istiyorum” demişti.

Goncagül çocuk gibi dudaklarını bükmüş; ” Nasıl istersen” demişti. Oysa deniz gözlerindeki ışıklar ne kadar merak ettiğini, o an ona sahip olmak için neler yapacağını gösteriyordu. Ama hiç zorlamazdı, kıyamazdı. “Sana kötülük yaparsam benim canım yanar” derdi. Goncagül, dünyalar tatlısı Goncagül.

Sonra onu yolcu etmişti. Arkasından el sallayarak, gülüşünde gülüşü son bularak.

İşe gitmeyecekti. Goncagül’ ün o güzel sesini duyuncaya kadar onu düşünecek onu yaşayacaktı. Etrafına bakıyordu, akşam için hazırladığı masaya. Ahşap masayı papatyalarla süslemişti. Goncagül papatyaları çok severdi. Bir tane de gelincik bulmuş, onu da ortaya yerleştirmişti. Gelincik kıpkırmızı, nazlı nazlı sallanan, kınalı gelinlere benzeyen çiçek.

İçindeki siyahlar sevdanın gözleri, kırmızılar sevdanın dudakları. İnce bir gövde, sevgilinin nazlı yürüyüşü… Goncagül, adı gibi gonca zarifliğinde açtıkça , güldükçe güzelleşen sevgilisi.

“Neden gittin neden? Bu gece burada olmak vardı” diye söylendi Mustafa.

Dışarıda ince bir yağmur başlamıştı. İçinden trafik rezalet olacak diye düşündü. O anda televizyondan gelen yagış ve karlı hava haberi hiç onu ilgilendirmemişti. Evde üşümeye başlayınca Goncagül’le beraber aldıklarını dün gibi anımsadığı battaniyeyi aradı. Ben burada donuyorum, Goncagül yolda nasıl acaba diye düşüncelere daldı yine…

Çok üşürdü Goncagül, küçücük elleri ısınmazdı hiç. Mustafa onu kızdırmak için ” Elleri soğuk olanın kalbi de soğuk olur” derdi. Goncagül, “O zaman sen benim ellerimi ısıt, kalbimdeki sen de ısınsın” der güler geçerdi.

Otobüste Goncagül kimbilir ne yapıyordu şimdi?

Yağan yağmur bir anda yerini kar yağışına çevirdi. Etraf bembeyaz örtüyle kaplanıverdi. Hem de lapa lapa yağan kar zaman zaman tipiye de dönüyordu. ” Eyvah ” dedi Mustafa. Bolu yolu berbat olacaktı. Hele o Gerede yokuşu yok muydu? Korkmaya basladı nedensiz. Birbiri ardına kanalları taramaya basladı. Yol ve hava hakkında bilgi arıyordu. Çalan telefon sesiyle irkildi.

– Mustafa, 10 dk. dinlenme molası verdiler. Felaket kar var. İnan nasıl yatmak, yuvarlanmak istiyorum karlarda…

– Goncagül yapma hasta olursun. Hem üşürsün sen. Hasta olmanı hiç istemem biliyorsun.

– Tamam ya, sen ne yapıyorsun? Neden evdesin?

– Goncagül, sesini Ankara’ da duymadan hiç bir şeye el sürmeyeceğimi biliyorsun.

– Off, Mustafa. Nasıl güzel karlar biliyor musun? Bu arada Nihal’e Ankara’ ya gitmem gerektiğini söylemeyi unuttum. Bunu ona söyler misin? Ha bir de sana aldığım hediyeyi yanlışlıkla karıştırıp sakın atmasın.Oldukça garip görünümü var da.

– Tamam sevgilim,

– Ya gitmeliyim Mustafa,

– Goncagül, seni seviyorum. Bak bir sey söyleyeceğim. Goncagül benimle…

Telefon kapanmıştı. Oysa ona telefonda söylemek istemişti bir anda. Ne zaman hazırlansa kelimeleri unutur , heyecandan eli ayağına dolaşmış bir halde kalakalırdı. Söylemek istedi ama yarım kalmıştı.

Evden zaten çıkmazdi ki. Goncagül’ün rahatlamış sesini duymadan uyuyamazdı. Beklemeye basladı. Saati çoktan ulaşması gerektiğini gösteriyordu. Ses-seda yoktu. Kar yağışından belki sehiriçi trafik kötüdür, belki taksi bulamamıştır diye düşündü. Zaten Goncagül otele ulaşır ulaşmaz onu arardı.

Geçen saatler Mustafa’ya kötü düşünceler dışında hiç bir sey getirmiyordu. Nihal’i aradı. Uzun uzun çalan telefon ağlayan bir sesle açıldı.

– Alo, Mustafa…

– Nihal naber,

– Mustafa, Goncagül…

– Onu haber vermek için aradım. Acilen Ankara’ya gitmesi gerekti. Sana ulaşamamış.

Nihal Mustafa’nın kazadan haberinin olmadığını o anda anladı. Oysa, tüm televizyonlar bu kötü kazayı altyazı olarak geçiyor, canlı bağlantı kurmaya çalışıyorlardı.

– Mustafa gitmelisin. Şey……

– Nereye gitmeliyim, ne oldu? Susma, ne var ne oldu?

– Bir kaza; kötü bir kaza

Mustafa’ nın kulaklarında Nihal ‘in sesi çınladı, çınladı. Büyüdü büyüdü; bir çığ düşümü gibi kulaklarında gümbürtüler, yüreğinde bir volkan patlattı. Sessizlik, nefessizlik… Goncagül, yok yok olamazdı bu bir kötü şaka olmalıydı.

Goncagül, kaza anında yaşamını yitirmişti. Sorumsuzca, saygısızca, insan hayatının değerini hiçe sayan sarhoş bir sürücünün bulundukları otobüse çarpmasıyla yitirilen 21 yaşam. Hayalleri yarım kalan, özgürlükleri yok olan, suçsuz 21 insan. Geride gözüyaşlı, ümitsiz, yarım yaşamlar.

Mustafa yitirdiği yaşamın ardından bir bir sahip olduğu değerleri kaybetti. Artık onun anlam bulduğu tek yer hayalleriydi. Tüm beyazlar ona papatyalara dökülen kar tanelerini hatırlatıyor, gelincikler sadece Goncagül’ün karda bıraktığı kırmızı kan lekelerini yaşatıyordu. Artık kim olduğu, ne olduğu, niçin yaşadığı hiç önemli değildi.

Sadece yarınsız zamanlarda Goncagül vardı. Yarım kalan hayat bundan sonra yarınsız kalsın ne olurdu?