Tüm hakları Yeşim Mutlu photo by yesimmutlu

Gözlerini açtığında bembeyaz bip bip sesleri duyulan bir odada buldu kendini. Uyuya kalmıştı sanki çok sevdiği sonunu merak ettiği filmi izlerken. Koltuktan kalkmaya çalıştı kımıldayamıyordu. Elinden destek alıp tekrar denedi olmadı. Gözleriyle kollarına şöyle bir göz attı anlayamadı. Neler oluyordu? Neden kolunu kaldıramıyordu, neden bir sürü cihaz, serum, maske vardı etrafta. Bağırmak istiyordu avazı çıktığı kadar bağırmak konuşmak. O ana kadar ayırt edemediği solunum cihazını fark etti. Sesi de çıkmıyordu. Çivilenip kalmıştı o yatağa. Kabus görüyor olmalıyım diye düşündü. Bir oraya bir buraya sorgulayan gözlerle bakıyor son halini hatırlamaya çalışıyordu. Odanın kapısının açıldığını gördüğü anda içini korkunç bir heyecan kapladı. Nihayet bir ses duyacak , konuşan gözleriyle sorular soracaktı.

İçeriye giren mavi giysili, elinde demir süpürgeye benzeyen bir paspas taşıyan üzerinde ki giyside “Servicemaster” yazan karışık saçlı,  uykusuzluktan gözleri kızarmış, yüzünde yorgunluktan mı yaşadığı acılardan mı oluştuğu belli olmayan çizgilerle dolu temizlik görevlisinden başkası değildi. Farkında olmadan kendi kendine söyleniyordu. “ Ne var sanki bu odada? Her yarım saatte bir gel yerleri paspas yap. Sanki odaya girip çıkan var. 25 gün oldu daha bir kişiyi görmedim. Hem gelse ne olacak daha gözünü bile açmadı. Yaşamazmış diyor doktorlar konuşurken duydum. Ama Fatma Hemşire öyle demiyor. Çok görmüş böyle olup da yaşayanı. Of, ne vardı ki Bulgaristan’dan kalkıp buralara gelecek. Burada temizlik yapacağına orada  tarlada çalışırdın daha iyiydi. Paranın canı çıksın. Çok para kazanayım döneceğim oralara.”

Yatağın yanına gelmişti ki gözleri açık olan kadını fark etti. Acaba duymuş muydu söylediklerini? Aman ne olurdu ki? Zaten anlamazdı iki kere beyin ameliyatı geçirmişti hem öyle demiyor muydu doktorlar. Yoğun bakımdan çıkalı onca gün olmasına rağmen ilk kez gözlerini açıyordu. Kadının yanına iyice  yaklaştı. “ Hülya Bacı nasılsın bugün? İyisin, iyisin bak misler gibi kokuyor odan şimdi sildim. Yerlerde parlar iyice artık.”

Yataktaki kadının gözlerinin kocaman, kocaman açıldığını görünce duvardaki düğmeye bastı şaşkın bir halde. Diafondan hemşirenin boğuk sesi duyuldu.

– Yine yanlışlık oldu deme sakın bu kaçıncı Dudu hanım?”

– Hasta, hasta Hülya gözlerini kocaman açtı Hemşire Hanım.

Bir anda odaya görevli doktor ve hemşireler doluştu. Kimisi Hülya’nın başucunda duran monitöre göz atıyor, kimisi tansiyonunu ölçüyor, kimisi muayene ediyordu. Her şey yolunda gözüküyordu. Solunum, nabız, tansiyon, kalp ritmi hepsi normaldi. Verilen ilaçlar ile normal şartlar altında daha da uyuması gerekiyordu. Oysa karşılarında çapaklı gözlerle de olsa bakan capcanlı bir Hülya vardı.

– İyi misin?

Sanki iyi miydi? Ne biçim soruydu bu? Şaka yapıyor olmalıydı. O yatakta kendisi yatıyor olsa böyle bir soruyla karşılaşsa ne yapardı. “Salak” diye  geçirdi içinden. Başını salladı, gözlerini açtı kapattı. Odadaki kişiler “
Hülya uyandı” diye bir birine bağırıyordu. Neler oluyordu. Bir de Hülya anlasa olanları çok daha iyi olacaktı. Diliyle ağzındaki boruyu atmak istedi  ama olmadı. Kafasını sağa sola salladı, bakışları hırçınlaştı. Hırıltılardan başka bir ses duyamadı. Son gördüğü kolundaki boruya ilaç kattıklarıydı.

&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Hemşire bankosunda Dr. Ümit Hülya’nın ilaçlarını düzenliyordu. Durumu oldukça iyiye gidiyordu hele bugün ki beklenmedik gelişme çok sevindirici  idi. Verdikleri yüksek dozda uyku ilacına rağmen gözlerini açmıştı ve onlara cevap verir gibi kafasını sallamıştı. Yavaş bir şekilde uyku ilacını azaltmalıydı. Birden keserse Hülya için iyi olmazdı. Zaten zavallı  kız ne zorluklar çekmişti. O geceyi hatırladı.  Acilde nöbetçiydi. Çok nadir acil nöbeti tutardı onun gibi kıdemli bir doktor için bu nadir bile görülebilir denilebilir. Hülyayı acile getirdiklerinde yeni ameliyattan çıkmıştı. Kendine gelmek için bir kahve  içip kitaplara göz atacaktı ki anonsu duydu. “ Mavi kod, mavi kod” Bu çok nadir kullanılan ve hastanedeki sorumlu hemşire ve doktorları bir araya toplayıp hastaya bulunduğu yerde müdahale yapılması gerektiğini anlatan bir anonstu. Hele acilde hiç kullanılmazdı acil zaten mavi koddu. Yanlış alarm
diye düşünüyordu ki katlardan birinde hastanın kardiak atak geçirdiğini gördü. Neyse ki kalbe yapılan direkt enjeksiyonla kalbin ritmini tekrar azanmışlardı. Tam oh diyecek iken Hülya’yı acile getirdiklerini görmüştü.
Sonu gelmez trafik kazlarından biriydi. İlk müdahale ambulansta yapılmış, damar yolu açılmış, kalp hareketleri izlenmek için monitöre bağlanmış  kırıkları tespit edilmiş, kanama kontrolü sağlanmıştı. Solunum rahat, nabzı yavaş ama tok atımlı, tansiyonu da normaldi. Pek fazla sorun yok gibi gözüküyordu ama röntgen sonuçları ortadaydı. Hemen tomografiye alındı ve arkasından acil ameliyata. Beyin kanaması geçiriyordu. Beyinde oluşan kanamayı kontrol altına almalıydı. Ekip 12 saatlik maratondan başarıyla  çıktı. Zor bir gece olmuştu ama zafer onlarındı. İki hastayı da kurtarmıştı.  Takip eden günlerde özel bir ilgiyle izliyordu Hülya’yı. Belki genç kadının yalnızlığıydı ilgisini çeken. Hülya’nın yanında kimse yoktu hastaneye getirildiğinde. Kaza yerinde ise pasaport ve cüzdanından başka bir şey
olmayan çantayı teslim etmişti polis o kadar. Diğer ölenler kimdi, Hülya o araçta ne arıyordu? Hülya’dan başka kimse bilmiyordu şu an. Kimse de arayıp  sormamıştı. Yine de içinden bir ses Hülya’nın önemli biri olduğunu söylüyordu ya da o öyle olmasını istiyordu öyle savunmasızdı ki…  Ameliyattan 48 saat sonra yoluna girdi her şey derken Hülya tekrar kanama geçirmiş ikinci kez ameliyat etmişlerdi. Hematomu (kan birikmesi) iyi temizleyemedin oğlum kanattın ortalığı diye günlerce kendini sorgulamıştı.

Neyse ki Hülya geçmişte bırakmıştı bu anları. Uzun süren yoğun bakım süresinden sonra normal odaya almışlardı. Bu tanımada sinir oluyordu, hastalığın normali olur mu diye sinirleniyordu. Bazen mücadelenin boyutlarını sorguluyor ve geriliyordu. Ama….
Kata çıkardıklarından itibaren ilk hafta sıkı gözlem altına almışlardı Hülya’yı. Sonra her şeyin yolunda gittiğini görüp rutin hasta takibine başlamışlardı. Yine de her sabah herkesten önce Hülya’yı odasında ziyaret ediyor ve sesini duyurmak istercesine onunla konuşuyordu. Yine de onu uyandırmayı henüz istemiyorlardı. Ümit ameliyatın sonuçlarından korkuyordu. Hülya geçmişini hatırlamayabilirdi, bazı organlarını kullanamayabilirdi. Bu genç ve güzel kız için ölümün ötesinde bir acı da olsa gerekti.

&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Hülya yatağında sessizce ağlıyordu. Yaşadıklarını anlamak ötesinde kimsesizliğine değil kötü şansına ağlıyordu. Aslında çok mutlu olmalıydı. Üzücü gözyaşları yerinde sevinç gözyaşları taşımalıydı kirpiklerinde. Elinde değildi bir kere o ince ayarı kaybetmiş ip kopmuştu hayatında. Acı veren pansumanlar, garip ilaçlar, serumlar, sondalar, tatsız-tuzsu yemekler hepsinden kurtulmuştu. Gözlerini atığı günden sonra olaylar çok hızlı gelişmişti. Geçirdiği kazayı, ameliyatları; günlerce yarı canlı yarı ölü yattığını zaman zaman durumundan ümit bile kestiklerini servis hemşirelerinden öğrenmişti. Hepsi öyle yakın davranıyorlardı ki aile gibi olmuşlardı. Zor olacaktı onlardan ayrılmak ama gün veda zamanıydı. Onu Türkiye’ye getiren aşık olduğunu düşündüğü sevgilisini bulmalıydı. Ne yazık ki kötü bir kazayla tüm planlar alt-üst olmuştu. Oysa o gecenin sabahında İstanbul’un gözbebeği Kız Kulesi’n de buluşacaklardı sevgilisiyle. Günlerce bunu konuşmuşlardı sanal dünyada. İlişkilerinin gerçekliğini sorgulamak ve romantizm boyutundan çıkmaması için görüşecekleri güne kadar ne telefonda konuşmuşlar ne de bir birlerinin fotoğraflarını görmüşlerdi. Son konuşmalarında o gunun siyah-beyaz karelere sığan yaşam öyküleri tadında kalması için bir plan yapmışlardı. Sevdiği adam elinde kırmızı bir lale taşıyacaktı. Hülya’da kırmızı bir eşarp takacaktı. Ne yazık ki hayat film gibi ilerlemiyordu çoğu zaman.

Hülya yaşadıklarından sonra Tanrı’nın canını almış olmasını diliyordu. Sesini duyamayacağı, göremeyeceği, neler düşündüğünü bir kez daha bilemeyeceği birini düşünmek çok üzüyordu onu. Kim bilir neler geçirmişti aklından neler? Hülya’nın onu görmek istemediğini bile düşünmüştür kesin.  Gerçekler ya gerçekler. Nasıl ulaşırdı ona nasıl? Nasıl eskisi gibi olurdu her şey. Hastaneden çıkar çıkmaz bekleyen yaşam mücadelesinde ilk adım bu olacaktı Hülya için. Sonra da geldiği gibi sessizce yaşadığı ülkeye dönmeliydi. Hülya göçmen bir ailenin kızıydı. Anne ve babası yıllar önce Hollanda’ya yerleşmişlerdi. Hülya burada doğmuş, büyümüştü. Anne babasını da  ölüm ayırdıktan sonra Türkiye’ye dönmemeyi tercih etmiş yaşamını alıştığı ve memleket bildiği ülkede devam etmeye karar vermişti. Eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra bir finans şirketinde çalışmaya başlamıştı. Hayatı yalnız ama düzenli bir şekilde akıp gidiyordu. Ufak tefek flörtleri olmuştu yine de kendini farklı kültüre sahip kişilerle aşk boyutunda görmek
istemiyordu. Kendi kültüründen biriyle beraber olmayı düşlüyordu ki o dönemde bir arkadaşından öğrendiği web sayfasında form doldururken bulmuştu kendini. Başta eğlence gibi geliyor olsa da her şey bir anda kendini Pegasus’ta bulmuştu. Evet Pegasus’tu takma ismi Hülya’da Lale ismini  kullanmıştı. Hollanda da laleden bol ne vardı ki? Uzunca geçen elektronik ortamda yazışmalar, elektronik mektuplar, kartlar, şiirler gün geçtikçe daha da yakınlaşmalarına sebep olmuş ve uzun süren zaman sonunda gerçek hayatta da tanışmaya karar vermişlerdi. Her ne kadar ikisi de bu sanal birlikteliğe  evet ama gerçekte nasıl olur diye düşünseler de karşı koyulmaz merakları bu karara itmişti onları. Sonunda ilk elektronik mektupları yazdıkları günü belirlemişler ve bu olaydan bir yıl sonrasını tanışmak için uygun gün olarak belirlemişlerdi. Ama…
&&&&&&&&&&&&&&&&

Kızkulesi’nin etrafını hırçın dalgalar sarmıştı. Güneşli, masmavi, martı çığlıklarıyla dolu gökyüzü bu tanışmaya sanki tanıklık ediyordu. Pegasus  elinde lale ile Kızkulesi’n de bekliyordu. Zor olmuştu o saatte orada olabilmek. Daha önce kuleye gelmediği gibi kulenin de sabah 10:00 da yeni açıldığını motordaki adamdan öğrenmişti. Kendinden başka etrafta kimse yoktu. Lale de o saatte orada olabilmek için motorda olmalıydı neden yoktu ki? Belki de yolu kaybetmişti. Hem nereden geleceğini de söylememişti.

Havaalanında karşılamak istemişti ama onca ısrarına rağmen lale hep hayır demişti. İlk kez geldiği İstanbul’da bundan kolay ne olurdu ki. Bir de iflah  olmaz taksicinin eline düştüyse vay haline diye iç geçirdi. Kötü bir gece geçirmişti. Asistanların gözünde o gece yaptıkları onu daha da ulaşılmaz  kılsa da çok zor bir gece olmuştu. Hem de bu günün arifesinde ama yaşam kurtarmak ya da bir yaşama devam etmesi için sebep olabilmek inanılmaz bir
duyguydu. Hayat işte…ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu. O da elinde kılıcıyla yel değirmenine karşı savaşan komutandan başka neydi ki. O gece  bunu tekrar hissetmişti. Ama hayat galip gelmişti. Kafasından düşünceleri uzaklaştırdı. Aceleyle saatine göz attı hala Lale yoktu. Saat 11’i çoktan geçmişti. Süre arttıkça endişesi artıyordu. İçini sıkıntılar doldurmuştu. Oyalanmak için elindeki kitaba vermeye çalıştı kendisini. Saatler geçiyordu ama ne gelen ne vardı ne de giden. Orada kalakalmıştı çaresiz bir halde. Yine de bir ses Lale’nin bu durumda suçsuz olduğunu söylüyordu ona her ne kadar bilim adamı olsa da her zaman hislerine güvenirdi. Korkusu  yaşadıklarının oyundan ibaret olduğu duygusuydu. Tempolu yaşamında rastgele oynadığı oyun. Doldurduğu formla başlayan ve Lale ile tanışmaya götüren acaba dediği aşk yoksa bir oyun muydu? Hepsi aldatmacadan mı ibaretti? Yoksa ortada yazılan söylenen fikirler hiç mi olmamıştı.? Sanal bir rüya görüp sanal gerçeklik mi yaratmıştı yoksa kendisine?Lale neredesin nerede?

Uzun bir süre daha bekledikten sonra ayrıldı Kızkulesi’n den. Kafasında ikilem, soru, kırgınlık, hüzün taşıyarak bir çırpıda eve attı kendisini.  Bilgisayarı açtı alışkanlıkla yeni bir mesaj kötü bir mesaj bulma korkusuyla. Yoktu; takip eden günlerde de hiç olmamıştı. Lale yok olmuştu hiç var olmamış gibi.

&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Fatma Hemşire’ye e-mail göndermek istediğini söylediğinde neredeyse heyecandan düşüp bayılacaktı. Hastaneden ayrılmadan önce bunu yapmak istiyordu. Dışarıda kendisini bekleyen İstanbul’dan hiçbir şekilde haberi yoktu. Nerede ne yapacak neye karar verecekti o an bilmiyordu. Tek düşüncesi acaba da olsa elektronik mektupla ona ulaşmaktı. Kimbilir bir yerlerde ona ulaşırdı. Fatma Hemşire ile beraber yavaş adımlarla asansöre ilerlediler. Zemin kattaki ofise gittiler ve Hülya geçen iki aylık süre sonunda bilgisayarın tuşlarına dokunarak posta adresine ulaştı. Korkuyordu, hiç
mektup görememekten, sitemden kaybedilmişlikten korkuyordu. O kadar çok mektup vardı ki… İşyerinden , arkadaşlarından ve Pegasus’tan. Postakutusu gökyüzündeki yıldız misali Pegasus ve mektupları ile doluydu. Arka arkaya okumaya başladığı mektuplarda acıyı, hüznü, burukluğu, sitemi, korkuyu, sevgiyi ardı ardına yaşıyordu. Birden kendine yetemez oldu ve oracıkta bayıldı.

Fatma hemşire Hülya’yı ayıltmaya çalışırken Dr.Ümit odaya girmişti. Hülya’nın durumunu kontrol ettikten sonra Fatma Hemşire’ye neler oluyor diye çıkıştı. O anda Hülya’nın ofiste ne aradığını düşündü ve gözü açık olan bilgisayara takıldı.

“Lale geçen zamanda sensiz kalan anlara dayanamayan, sevdiği halde sevgisiz halan, hayaller kurarken hayalsiz kalan canı al artık. Yoruldum bu  sensizlikten PEGASUS.”

Yazısını gördüğü anda şok oldu. Bu satırları o gecelerden birinde yazmıştı. Lale hep yanıbaşındaydı. Dondu kaldı. Hayatını kurtardığı gün be gün takip  ettiği meçhul hasta çok görmeyi istediği Lale’den başka kimse değildi. Düşüncelerinden sıyrıldı, Hülya’nın yanına gitti ve kulağına fısıldadı. “
Lale Pegasus seni bekliyor”

Hülya hala baygın olduğunu düşünüyor ve duyduklarının rüya ötesinde olmadığını sanıyordu. Rüya değildi bu gerçekti. Ümit, Dr. Ümit onun  beklediği az kalsın uğruna yaşamını yitireceği sevgilisiydi. Kırmızı lale, kırmızı eşarp yoktu yanlarında ama yine de sanal buluşmalarını yine sanal  bir ortamda gerçeğe dönüştürmüşlerdi. Tek gerçek vardı ortada bundan sonra her şey çok güzel olacaktı. Siyah beyaz kareler çağa uymuştu.