Bazen ”zaman”,”geçmiş” ve ”mantık” önemini yitirir… Ruhun derinliklerinde anlam bulur sözcükler… İçselleşir duygular… Heyecan sarar dört bir yanı. Kolay yaşanır sanılır an(ı)lar. Geçmiş zaman olsa “ya ben erken geldim ya sen çok geç kaldın bana” diye başlar sayıklamalar…

Hiç görmediğin bir yüzün hayali sarar etrafını. Sesi içini titretir “sana geldim “ dediğinde… Gülüşünü çok sever miyim diye düşünürken bir ezgi dolaşır kulaklarında.

Saçlarında dolaşır parmaklarım. Ellerini isterim karanlığa uzattığım ellerimde. Bir nefes değer ılık nefesime. Yüzüm kızarır bana güzel bir söz söylediğinde… Liseli âşıklar gibi platonik sevmek isterim seni uzaktan.

Her yanıma gelişinde ilk kez keşfetmenin heyecanıyla yaşlanır gözlerim. Yudum yudum yaşamak isterken seni kelimelerim eksilir. Uzaklığın gelir aklıma susarım.

Ağır yenilgi almış gibi sessizleşirim. Kıyamet kopar tüm hücrelerimde… Seni hiç tanımadan özlerim.

Bir deniz feneri gibi aydınlatırsın hislerimi. Bense uzaklara çivilenmiş deniz kızı. Güneş doğar gözlerini gözlerimde hissettiğimde… Her bakışında yeni bir ben doğar içimde… Yüzüm sıcak dokunuşunla dağılır, bulutlara değer başım mutluluktan.

En mutlu anımda beynim devreye girer… İmkânsız der… Bugüne kadar hayatıma yön verirken hep dinlediğim, başarılarımın bir o kadar da mutsuzluğumun nedeni beynim… Ama içimden taaa derinlerden bir ses gitgide sesinin tonunu yükseltir ve beynimin cılızdan çıkan sesini bastırır, kalbimin sesi… Che’yi düşün der… Başarılı olmak için değil belki ama mutlu olmak için ‘Gerçekçi ol ve imkânsızı iste’der… Ve ben belki de ilk defa hayatımda kalbimin sesini dinlemeye karar veririm…

Bırakırım kendimi mutluluğun Deniz’ine… Boğulurum, boğulurum, boğulurum… Boğuldukça belki de hayatımda ilk defa mutlu olurum…