Yazının orjinali Raşit Aydoğan‘ın blogunda yer almaktadır. Yazı  Nezih Tavlaş ve Raşit Aydoğan’ın izni ile yayınlanmaktadır.

aragulerbiokpk

“ARA GÜLER; USTA BIR FOTO MUHABIRI. TÜRKIYE’DE FOTOĞRAFIN, FOTO MUHABIRLIĞI MESLEĞININ KAVRAMSALLAŞMASINA BÜYÜK KATKISI OLMUŞ, ÇEKTIĞI FOTOĞRAFLAR VE HAZIRLADIĞI RÖPORTAJLARLA ADINI DÜNYAYA DUYURMUŞ BIR BÜYÜK ÜSTAD.

Ara Güler’i tanımanın tek yolunun, onun çektiği ve imzası niteliğindeki fotoğrafların bilinmesinden ibaret olmadığını, böyle bir ustanın doğumundan başlayarak bugünlere uzanan hayat öyküsünün bir şekilde kaleme alınması gerektiği inancını içinde barındıran Nezih Tavlaş, elini 80 yıllık dev bir kayanın altına soktu ve ortaya çıkan eseri okurlara emanet etti…

Bugüne kadar hiçbir yayın organına röportaj ya da demeç vermeyen gazeteci Nezih Tavlaş, kitabın ortaya çıkışı ve ustanın bilinmeyen yönlerini Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin resmi yayın organı  Foto Muhabiri dergisiyle paylaştı…

FM: Piyasada Ara Güler’i anlatan ya da Ara Güler’in fotoğraflarından oluşan çok sayıda yayın ve albüm var. Yeni bir kitap hazırlama fikri nasıl oluştu?

N.Tavlaş: Fotoğrafevi’nin sahibi Hasan Şenyüksel benim İngiltere’den 23 yıllık arkadaşım, şimdi Ara Güler ile birlikte çalışıyorlar. Ben de, Ara Güler hakkında bulduğum her tür makale, söyleşi, yazıyı Hasan’a gönderiyordum ki, birlikte çalıştığı insanı yakından tanısın diye. Böylece dışardan Ara Güler hakkında ne yazılmış ne çizilmiş herşeyi okumuş oldum. İstanbul’a gittiğim bir gün Hasan, oğlum Mehmet için “Ara Güler’in yeni çıkan eserlerinden birini imzalatalım ileride hatırası olur” dedi. Ben Ara Güler’i tanımıyorum, ismen biliyorum, başka tanışıklığım da yok. Gittik, Baba bütün heybetiyle Ara Cafe’de oturuyor. Kitabı imzalatırken şeytan dürttü “Abi maşallah ya, herkese basma kalıp aynı demeçler tebrik ederim vallahi” dedim. Bunu duyar duymaz bir hışımla baktı ki hiç sorma. Hani biraz ortalığı yumuşatmak için; “Herkese aynı, ona aynı, buna aynı. Oysa çok renkli bir yaşama sahip olduğunu tahmin edebiliyorum” dedim. Cevap “Öyle mi çok bilmiş”. Dedim ki “Ben seninle bir söyleşi yapayım, vereyim, sen de onu istediğin yere verirsin”. Gözlerini kıstı, ters ters baktı ve sandalyeyi önüme doğru itip “Tamam ulan, hadi başla bakalım” dedi. Ben de “Yok abi öyle dersini çalışmadan yapılır mı, zaten 40 dakika sonra uçağım kalkacak” dedim. O kısacak arada “Sor bakalım ne soracakmışsın” diye bir yoklama çekince “Mesela hiç hastalığın var mı senin, ne yersin ne içersin, nerede okudun, ne yaparsın, nasıl bir hayat sürdün, hiç yaralandın mı, mutlaka ölüm tehlikesi atlatmışsındır” diye sıraladım. Ayak üstü bir sürü hikaye anlatmaya başladı. Dedim “Abi, dur, şu an hiç anlatma, ne teybim var, ne hazırlığım var” ama nafile, ben kafeden çıkarken arkamdan hala anlatıyordu…

FM: Ara Güler’in damarına basmışsınız, aslında yüzüne vurmuşsunuz bu biyografi eksikliğini…

N.Tavlaş: Kesinlikle.. Sonrasında geldim Ankara’ya. Hasan’la telefonla konuşuyoruz “Oğlum sen bu adama ne dedin? Gittiğinden beri başka bir şey konuşmuyor, durmadan Fatih’e (Yardımcısı) bir şeyler hazırlattırıyor” dedi. Neyse aradan 2-3 gün geçti, Çarşamba günüydü, televizyon kutusu büyüklüğünde bir paket geldi eve kargoyla. Açtım baktım her şey var içinde; mektuplar, fotoğraflar, gazete küpürleri aklına gelebilecek her şey var, binlerce belge, fotoğraf, mektup. Açtım telefonu “Ben geliyorum” diye. Hemen onu takip eden Cumartesi yani 3 gün sonra da notlarımla karşısına geçtim Ara Güler’in. “Eeee başlayacaksın ama önce gönderdiklerimi bir okusaydın” dedi. “Ben onları okudum” dedim. “Nasıl okudun ulan orada 5 bin sayfa doküman var” dedi. “Okudum vallahi hepsini, sor istediğini” inanmadı önce bana. “Niye inanmıyorsun, çocukluğun burada, babanlar şurada vs…” tek tek örnekler verince çok etkilendi

FM: İlk aşamadaki zorlu sınav geçildi yani… Ne tür araştırmalar yaptınız? Kitaba bakınca uzun bir uğraşın ürünü olduğu apaçık ortada.

N.Tavlaş: Ara Güler hakkında çıkan bütün yazıları, makaleleri, röportajları, haberleri, onun yazdıklarını ya da ona hakkında yazılan ne varsa okudum. Bu okumaların bana artısı şu oldu; bunların dışında yeni bir şeyler yapmam gerektiğini fark ettim. Her dönemine ait yaklaşık 100-200 yüz soru çıkardım. Her dönem deyince de yaşam dönemleri yani; okul, ilk işi, ilk fotoğraf filan gibi toplamda binlerce soru demek bu. Her neyse başladık biz röportaja. Önce çok daraldı. Ben çok detay soru soruyorum diye çok kasıldı. Mesela soruyorum “Nerede doğdun?” diye.”İstanbul” diyor. Abi böyle cevap mı olur? Ev neresi, hangi sokak, kaçıncı kat, hangi oda, hastane mi? “Ohooo işimiz var seninle” dedi. “Evet abi işimiz var tabi, böyle yapacaksan devam etmenin anlamı yok” dedim. Şunu istiyor; anlattığı kadarı yetsin. Böyle bir şey olur mu ya. Söylediği hikaye ağzından çıktığı an onun gerisinin gelmesi lazım. Babam eczacı diyor. Abi nerede? İşte “Beyoğlu’nda”. Neresinde abi Beyoğlu’nun? Bu detaylar benim için çok önemli, çünkü bu detaylara dayanarak ben alttaki dolguyu hazırlayacağım, o dönemi çalışıyorum, yılı bilmem lazım. Bir de Güler’in şanı var. Ben sıkıldım diye pat diye kesip kalkıp gidermiş. Böyle birkaç defa denedi. “Ne oluyor ya? buraya oturduk bir yere kalkamayız” “Kardeşim ben yorgunum” “İyi o zaman ara veririz” Teypler kapatılıyor, küçük gerginlik anları vs… “Bak ben ta Ankara’dan geliyorum. Beni başka gazetecilerle karıştırma. Ağzından bir laf çıkıyor seni ciddiye alıyorum; o lafın altını doldurmak, doğrulatmak için gidiyorum Milli Kütüphane’ye saatlerce araştırıyorum o dediğini, zamanı, bazen dolu çıkıyor bazen boş çıkıyor”.

FM: Dolu ve Boş Derken?

N.Tavlaş: Hiç sorma, ilk başlardayız daha, ben ona bir şey demeden “Biliyor musun, ben Dünya Hikaye Müsabakası’na katıldım, orada birinci oldum Yaşar Kemal sonuncu oldu” dedi. Allah Allah sıkı hikaye. bir yandan da komik yani koskoca romancı sonuncu bizim Ara Bey birinci, insan merak ediyor yani. Öyle tarihi de hatırlamıyor gittim aradım taradım gazeteyi buldum; Yaşar Kemal yarışmaya katılmamış bile Ara Güler de mansiyon ödülü almış. Haberi getirip önüne koymama rağmen yine ısrar etti meğer herkese de anlatırmış bunu, sonra kesti anlatmayı.

FM: Birbirinize alışmanız zor oldu mu ?

N.Tavlaş: Başlarda her iki taraf da gergindi; O daha çok “Ne kurcalıyorsun kardeşim bırak gitsin” modunda ben de “Bu böyle devam ederse 56 yıl sonra biter bu kitap” modundayım. Sonra çalışma disiplini konusunda ikna olunca, keyifli hale gelmeye başladı, gülmeye başladık. Bir şeyler anlatıp duruyor müthiş berrak bir hafızası var. İsim isim herkesi hatırlıyor ama gel gör ki bazen o hafıza da şase yapabiliyor. Mesela Kıbrıs’ı anlatıyor.”Ben helikoptere bindim, oradan atladım, kaza geçirdim” falan diyor, heyecanla not alıyorum sonra geliyorum eve, dosyaların içinde karşıma bir kupür çıkıyor Amerikan The Sioux City Journal gazetesi; Iowa’da o sırada. Telefona sarılıyorum “Abi sen o tarihte Amerika’dasın nasıl Kıbrıs’ta olabilirsin? “Ya kardeşim deli misin divane misin sen, ben Kıbrıs’taydım işte sana yalan mı söyleyeceğim” “Ya abi anlıyorum da bak elimde bir gazete küpürü var ve o tarihte Amerika’dasın ve kızılderilileri mızılderilileri ziyaret etmişsin” Haydi il takke ve külah, meğerse 1964 Kıbrıs müdahalesini anlatıyormuş, 74 Kıbrıs Harekatı’nı değil, tam 10 yıl rötar yani.

FM: Ara Güler’e bu proje (biyografi) için nasıl sokuldunuz. Dışarıdan gözlemleyen insanlar O’nu genelde aksi-huysuz biri olarak tanımlayabilir. Nasıl başladı bu dostluk, bu paylaşım?

N.Tavlaş: Ben onu tanıdıkça gerçekten çok sevdim. Millet huysuz falan diyor ama huysuz falan değil. Bunu ancak bir ahmak der, o kadar net söylüyorum. Yani bir adam yarım akıllıysa, aptal aptal, boş boş konuşuyorsa hiç affetmiyor dalıyor. Ben bugüne kadar onunla 3 yıla yakın bir dönemi beraber geçirdim. Aklı başında, mantıklı, normal konuşan bir insanı terslediğine hiç tanık olmadım. Ama nerede ebelek gübelek, boş boş konuşan, bir şeyler kanıtlamaya çalışan tipler var, onlara dalıyor, affetmiyor yani. Birileri de dalacak o tiplere kardeşim. Öyle goy goycu biri de değil. Hani saçma sapan bir soru sorulduğunda siyasetçiler yapar ya, senin o aptal soruna “Hımm anladım, ben size şöyle anlatayım…” falan der ya, Ara Güler’de böyle bir numara yok abi, yamuksan düzeltiyor.

http://rasitaydogan.blogspot.com/2012/10/yllk-dev-kaya-iste-nezih-tavlasn.html alınmıştır

http://rasitaydogan.blogspot.com/2012/10/yllk-dev-kaya-iste-nezih-tavlasn.html alınmıştır

 FM: Senin sıkıştığın bunaldığın anlar oldu mu? Ben bunun sonunu nasıl getireceğim dediğin anlar?

N.Tavlaş: Tabi ki oldu. Mesela kendince önem verdiği şeyler var, Filipinler’deki bıçaksız ameliyatlara takıldı. Bu bir soytarılık tamam mı? Ama O inanıyor bunlara. Ya abi etme eyleme böyle bir şey yok, buna inanılır mı? Çünkü Türkiye’de ilk bu ameliyatları tanıtan Ara Güler, ilk röportajı yapan kendisi. Kalkıp sen bunu haber yaptın diye o sahtekarların suç ortağı falan olmuyorsun ki. Ameliyatı yapan adam diyor ki; “30 cm’den fazla yaklaşma filmin yanar” O da inanıyor ya. Abi diyorum nasıl inanırsın böyle bir şeye. Adam sana el numarası görünmesin diye bunu söylemiş. Ne olaylar çıktı, gidiyorum, geliyorum “Ya kardeşim sen bunu bir daha oku” diyor. Dışarıdan yayınlar buluyorum, Harvard Üniversitesi’nden bunların soytarılıklarına dair makaleler getirttim, önüne koydum. Ünlü doktorların bunların şarlatan olduğuna dair açıklamalarını gösterdim bana mısın demiyor. Tıkandık kaldık.

FM: Ciddi ciddi inanmış mı?

N.Tavlaş: İnanmak ne kelime ya. Gittim yine bir Cumartesi günü İstanbul’a. Birleşmiş Milletler’de çalışıyorum ya ancak tatil günleri, izin günlerimde gidip gelebiliyorum. Yardımcısı Fatih; “Nezih Bey, Ara Güler yukarıyı sizin için hazırlattı, bekliyor” dedi. O yukarı denilen yer de, eskiden ofis olarak kullandığı ve benim bir türlü çıkartmayı başaramadığım yer. O güne kadar yok hava soğuk yok hava sıcak diye merdiven çıkmamak için binbir bahane uydurduğu yer. Bir de baktım her kata bir sandalye konulmuş dinlene dinlene çıktık yukarıya. Amanın! Açtırmış projeksiyon cihazını, dialar dizilmiş, perdeler çekilmiş. “Hayırdır abi” dedim “Ses etme otur da bak şimdi” deyip başladı bıçaksız ameliyatlarda çektiği fotoğrafları göstermeye. “Bak, dikkatli bak” diyor. Yok abi bakıyorum bakıyorum, adam elinde tavuk ciğeri gibi bir şeyi sıkıyor ondan kan çıkıyor. Ya diyorum “Görmüyor musun adamın elinde bir şey var. İnsanın karnı delinse nasıl öyle hemen kaybolur izi”. “İşte hüner orada zaten” diyor. Sonra ışık açıldı. “Kusura bakma da ben hala inanmıyorum” deyince bozuldu ama o konu bir daha da açılmadı.

FM: Sağlığına dikkat ediyor mu?

N.Tavlaş: Tabi çok dikkat ediyor. Kesinlikle pis boğaz değil. Yediklerine dikkat ediyor, kaliteli ve sağlıklı besinler tüketiyor. Yaşına göre de son derece sağlıklı, turp gibi maşallah…

FM: Kendisinin sıkıldığı ve yeter artık kardeşim dediği bir an oldu mu? Size “Enayi misin ne yapacaksın benim hayatımı yazıp” demedi mi?

N.Tavlaş: Demez olur mu ? Aynen birebir kullandı bu cümleyi hem de kaç kez. Ama ben orada şunu hissettim ve bizim aramızdaki bağlantıyı da o sağladı; Ben ona tamamen hesapsız kitapsız yaklaştım. Hiçbir beklentim de yoktu. Ne kitaptan bir beklentim vardı –ki zaten geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışladım- benim ünlü olmak gibi bir derdim de yok, onun zaten böyle bir şeye hiç ihtiyacı yok ancak ben şunu içimde hissettim ve bunu yapmam gerektiğini anladım. Bu adam bir değer, gerçekten çok değerli bir varlık. Bu adam, her yerde ismiyle, cismiyle, eserleriyle Türkiye’yi temsil ediyor ve bu adamı Türkiye’de kimse tanımıyor ya. Tanımıyor derken şu anlamda söylüyorum. Tabiki Ara Güler tanınıyor. Bulunduğu noktaya şans ya da bir raslantı sonucu gelmediğini göstermek istedim. Hayatında inanılmaz meşakatli bir süreç var. Yılmamış, bilmem ne yapmamış, çatır çatır çalışmış bunun bilinmesi gerekiyor. Yoksa ne onun yeteneğini sorgulamak bizim haddimiz, ne fotoğraflarına söz etmemiz haddimiz. Ne Ermeniliği beni ilgilendirdi kardeşim, mesela çok ilginç bir şey var; kitabın sonlarına doğru dedim ki “Benim ailemi Ermeni çeteleri öldürmüş, senin ailen de Ermeni tehciri sırasında yok olmuş” bir gün konuştuk mu bunu? Yok abi ne konuşacağım bizim işimiz değil ki bu.

FM: Sonradan kendisi de önemsemiş çalışmayı değil mi ?

N.Tavlaş: Herkese “Benim biyograficim Nezih’tir, tanışın” falan diyor. Jürilere, tanıtımlara, kokteyllere, her yere beraber gitmeye başladık. Ben her yerde her an kayıttayım, hani yemeğini yemeyen çocukların arıza anneleri bir ellerinde kase bir ellerinde kaşık koşturup en ufak fırsatta sokuştururlar ya ben de aynen öyle soruları araba, şarküteri, vapur, kokteyl mokteyl hiç takmadan soruyordum. O da kendince birilerinin duymasını istediği hoşuna giden anıları oluyor soruyor bana “Bunu koymuşmuyduk kitaba” “Tabii abi onsuz olur mu ya” diyorum, çok hoşuna gidiyor. Sonra arkada biriken kaynakçayı gördükçe herkese onu anlatmaya başladı, mesela bir hikaye anlatırken bana dönüp “Ne zamandı o olay” diyor. Ben de işte “1954 yılıydı” diyorum. Keyifle “O benim hakkımdaki her şeyi bilir” diyor.

Hatta bunun Magnumcuları gelmeye başladı; Koudelka, Bruno Barbey’e filan “Benim biyograficim” diye tanıtıyor. Onun da mutlu olduğunu ben hissettim, işte o zaman benim de hayalim gerçekleşmiş oldu. Mesela bunu bana kendi çok zorlukla söyledi ama “Ulan amma Ara Güler seven varmış be” dedi. Kitaptan sonra oldu bu. Hakediyordu zaten bunu. Şimdi Ara Bey’in türdeşleri var tamam mı? Aynı dönemler olmasa da Cartier Bresson, Robert Capa vs… Hepsinin kitapları var. Anlatmışlar adamları ama Ara Güler’i anlatan kitap yok. Daha doğrusu buraya nasıl geldiğini anlatan kitap yok. Yaşamının taçlandığı bir dönemde artık böyle bir eseri ve saygıyı görmesini istedim.

FM: Röportaj esnasında tebessüme neden olan anlar olmuş…

N.Tavlaş: Biz konuşurken küfür kıyamet espriler gırla gittiği için çevremizdekiler hep yerlere yatarlardı ama asıl komedi neydi biliyor musun; kitap piyasaya çıktı. Baktım kitabı imzalamaya başladı. “Abi dedim kitap benim kitabım, sen niye imzalıyorsun” Ama çok hoşuma gidiyor tabi. Ben ortalarda görünmüyorum ya. Kitabın tanıtım toplantısına gelen gazeteciler ya da kitabı alıp imzalatmak isteyen okurlar soruyor bana. “Nezih Tavlaş nerede” diye. Ben de diyorum “Aşağıya indi, az önce buradaydı vs”. Sevmem öyle fotoğrafım çıksın, ismim çıksın. Ama o kadar çok hoşuma gitti ki kitabı benimseyip imzalaması, sağa sola göndermesi. Birgün birine kitap imzalıyorum, O da yanımda, tam imzayı atacağım anda dedi ki “Oğlum bilmiyorsun, orası imzalanmaz ver şunu bana” deyip kitabı elimden aldı ve kendi imza attı iyi mi ?

FM: Türkiye’nin yetiştirdiği aydınlara baktığımız zaman genelde Ara Güler’in kuşağındaki insanları görüyoruz. Ara Güler’e bakıyoruz; edebiyat, tiyatro, sinema her şeye bir hakimiyet, belli bir birikim var. Foto muhabiri sadece fotoğraf mı çeker?

N.Tavlaş: Ben bu konuda foto muhabirlerini suçlamıyorum. Öyle bir baskı var ki üzerlerinde, ya da öyle bir kuşatma altındalar ki. En önemlisi ekonomik imkansızlıklar. Ara Güler şanslıymış bu konuda. Bir foto muhabiri ailesini geçindirmek zorunda, kendini geçindirmek zorunda. Alınan ücretler ortada, işten atılır mıyım atılmaz mıyım kaygısı vs… Temel fark bu. Bunu kimse görmek istemez, konuşmak istemez ama böyle bir realite var; Fotoğraf zengin işidir. Bunu hiç kimse söylemez. Ara Güler gidip Charlie Chapline’ in kapısında 3 gün yatabiliyor abi. Ortada bir azim var ama sonuçta zengin işi bu. O bunun böyle telaffuz edilmesinden dehşet rahatsız oluyor ama gerçek bu. Dünyanın diğer ülkelerinde foto muhabirleri çok iyi ücretler alıyor bizde böyle bir şey yok. Yani ben hatırlıyorum, fotoğrafın altına imzanın 10 senelik bir geçmişi var.

Foto muhabiri kavramı bile bizde çok yeni. Mesleğin gerekli saygıyı görebilmesi için foto muhabirlerinden bireysel çabalar beklemek doğru değil. Ancak bu anlayışın kırılacağına da inanıyorum. Kırılacak çünkü derneğinizin yayınları, eğitim çalışmaları, dışarı ile yapılan işbirlikleri, dışarıya yapılacak geziler ülkemizde ağırlanan yabancı meslektaşlar bu çemberin daha da genişlemesine yardımcı olacak. İnsanlar kendini geliştirsin Ara Güler olsun, bu olamaz. Onun elindeki olanaklar dünya üzerinde kaç kişinin önüne çıkar, kaç kişi bu şansı yakalar? Ancak çoğu noktada da şansını kendisi yaratmış. Bir foto muhabirinde olması gereken en önemli unsurlardan biri sebat, bu Ara Güler’de yüzde 2 bin boyutunda. Bir şeyi almaya karar verdiyse alıyor. Sen niye alamazsın? Çünkü seni para kısıtlar, zaman kısıtlar geri çekilmek zorunda kalırsın. O bir yere çıkarma yaptığında onu alana kadar, elde edene kadar orada duruyor. Ağzından giriyor burnundan çıkıyor… Asıl önemlisi kendini çok iyi yetiştirmiş bazen öyle cümleler kurar ki en değme felsefeci yanında teyyare kalır yani.

ara guler dergi

http://rasitaydogan.blogspot.com/2012/10/yllk-dev-kaya-iste-nezih-tavlasn.html alınmıştır

FM: Bir foto muhabiri olarak her zaman nerede duracağına biliyormuş galiba…

N.Tavlaş: Ya Allah aşkına Cannes’ da 300 tane gazeteci Sophia Loren’i otelin kapısında beklerken, o smokinini giyip asansörün içinde bekliyor ve içeri buyur edip sohbet ediyor, sanki film ekibinden gibi sorular soruyor ve yatak odasında fotoğraflarını çekiyor. Şimdi bu biraz da akıllara zarar bir planlamanın sonucudur. Mesela kapıda bulunan gazetecilerin fotoğraflarına baksan muhtemelen hepsi birbirinin aynısıdır. Adam o sırada oradan bütün dünyanın en sayılı dergilerine çektiği o fotoğraflarla kapak oluyor. Herkes bir yerde birikmişken o gidiyor oranın tepesine çıkıyor. Churchill’i öyle çekiyor mesela. Bu farklı açılardan bakabilme yeteneği bir foto muhabirini diğerlerinden ayırır.

Bir de Ara Güler’in stili anlık değil. O röportajcı. Bizde karşılıklı yapılan görüşme-söyleşi zannediliyor bu iş. Türkçe’deki karşılığından kaynaklanan bir yanlış algılamadır bu.

Röportaj; pılını pırtını toplayıp bir yere gidip, atıyorum işte pamuk işçilerinin yanında 10 gün kalmaktır, ya da balıkçılarla Karadeniz’e açılıp onlarla yaşayıp avlanmaktır. Eğer takoz değilsen röportajdan kötü fotoğraf asla çıkmaz abicim. Ama bizde bunun değeri önemi anlaşılmıyor. Yazı işlerindeki aymazlıklar işte, oraya bunu koyayım, Zirve, YAŞ toplantısı, Köşkten çıkan bir resmi plakalı araç vs… Sayfa olsun bitsin. Artık yeter bitmiş bu işler, bu anlayış kalkmış artık dünyada. O fotoğrafı koysan ne olur, koymasan ne olur, bunlar bir gazeteye bir şey kaybettirmez. Kimse üzerine alınmasın, ben Ara Bey’den gözlemlediklerimi aktarıyorum. Bu zihniyetin kırılabilmesi için sizin üyelerinizin, foto muhabirlerinin röportaja çıkması gerekiyor. Bu insanı zenginleştiren bir unsur.

FM: Hapisten çıkan Nazım Hikmet röportajında, dönemin Türkiye şartlarından çekindiği için, çektiği Nazım fotoğraflarını yakmış. Avrupada yayınlanmış röportaj ancak elinde negatif kalmamış. Bunun pişmanlığından bahsetti mi hiç?

N.Tavlaş: Ya şimdi onun anmak istemediği durumlardan biri. Bu onun suçu da değil. Defalarca söyledim ona “Olabilir bu gayet insani bir refleks” diye. İnanılmaz bir siyasi baskı var üzerlerinde, ne olacağı belli olmayan bir sürü iş başına gelebilir. Ortadan kaldırabilirler seni Sabahattin Ali örneği gibi. O günün koşullarında o da bunları görerek korkmuş. Bulunduğun noktada bunu itiraf edebilmek de zor, girmemeyi tercih etti bu konulara. Ama şöyle bir şey var, korkmuş da durmuş mu hayır. Bu fotoğrafları İtalya’ya göndermiş mesela orada yayınlanmış. Ama fotoğraflar kitap halinde duruyor elinde. Elindeki tek Nazım’lar onlar.

FM: Oldukça zengin bir arşive sahip, ama bir o kadar da karışık. Siz de gördünüz, sonuçta orada bir tarih var. Ne yapmayı düşünüyor arşivini?

N.Tavlaş: Hani sen birşeylerin yerini bilirsin, aradığında bulursun ancak hiçbir sistematiği yoktur ya aynen böyle bir arşiv bu. Benim anladığım kadarıyla çok da telafuz etmek istemiyor ama Cartier Bresson’un arşivini görünce koyvermiş O da. Bresson’un arşivi de böyleymiş, orada burada, kutularda vs… Gözlerimle gördüm 1 milyonun üzerinde fotoğraf karesi var arşivinde ama şu an piyasada 300 ya da 400 kare fotoğrafı dolaşıyor ancak. Kafasına yazmış bu fotoğraflar güzel diyor sürekli aynılarını seçiyor. Bir gün büyük bir albüm baskısı hazırlığı var beraber gittik fotoğraf seçiyor. İnanılmaz fotoğraflar var. Ya dedim ki “Abicim ne yapıyorsun yine aynılarını seçiyorsun, şu insanlara bir güzellik yap, birkaç kare alalım bari farklı olarak” Hık mık etti, baktı göz ucuyla bir bana bir de fotoğraflara, sonra baktım gösterdiğim kareleri almış kitaba. Benim tahmin ettiğim Magnumcuların beğendiklerinden oluşan fotoğraflar onun zihninde değer kazanmış. Bilmiyorum ama eğer arşivinin düzenlenmesine, eserlerin bakım garantisine ikna edilirse arşivinin Türkiye Cumhuriyeti’nin bir zenginliği, hazinesi olacağına inanıyorum.

FM: Türkiye’deki basına bakışı nasıl? Köşe yazarlarına çok kızdığını biliyorum örneğin.

N.Tavlaş: Bazen çok hoş şeyler oluyor, umutlanıyor. Mesela bir fotoğraf görüyor, çok beğeniyor ancak çok da ifade etmek istemiyor. Hani bazı insanlar yaptığı yemeğin tarifini verir bazıları da vermez ya, ben Ara Güler’i böyle görüyorum. Kendince haklı nedenleri de var. Zamanında çok suistimal edilmiş. Bir kaç ismi beğendiğini falan söylemiş, bu isimler sağda solda çıkar sağlamaya çalışmışlar vs… Başı ağrımış yani. Bu nedenle çok da fazla tercih etmiyor bunu birilerine anlatmayı, övgüler dizmeyi. Asistanı yok mesela en basitinden.Yani hayal kırıklığına uğratılmış. Benim tahminim şöyle düşünüyor; Ben şimdi bu adama vize vereceğim, bunu kullanarak sağda solda bir şeyler yapacak –ki yapmışlar- bu yüzden ben kimseye el vermem diyor.

FM: Yanına gelen amatör fotoğrafçılar, ya da güzel sanatlar öğrencileri oluyor mu, kendi çalışmalarını gösteriyorlar mı Ara Güler’?

N.Tavlaş: Çok genç geliyor ama ona fotoğraf göstermek cesaret ister. Bir gün olsun birilerine “Eline sağlık güzel fotoğraf” dediğini duymadım. Tanıştığımız andan itibaren sürekli fotoğraflarını çekiyorum, başlarda “Ne çekiyorsun ya?” filan diyordu sonra bana daha önceden çekilmiş fotoğraflarını getirmeye başladı. Dedim “Abi bunlar ne ? Ben seni kendim çekmek istiyorum. Senin burada çekilmiş fotoğrafların olduğunu biliyorum. Nikos çekmiş yok efendim. Bresson çekmiş bana ne ya. Ben senin çekilmiş fotoğraflarının dışında bir şeylerini fotoğraflamak istiyorum. Mesela uçak korkusuna nazire olsun diye havalanına götürüp çektiğim o fotoğrafında çarpıldı. Görünce fotoğrafı heyecanlandı, kadrajını kendisi yaptı, çektiğim diğerlerini (yol ortasında koltukta gazete okurken fotoğrafı) de ayırdı, baskılar aldı, sağa sola verdi. Beğendi yani ama tabii ki bana beğendiğini söylemedi. Masada oturmuş çektiğim fotoğraflarına bakıyoruz, Fotoğrafevi’nden Umut’a (Sülün) “Bu herifin fotoğraf gözü ortalıkta fotoğrafçıyım diye dolaşan birçoğundan daha iyi” diye cümle ettiğini duydum ve hemen sordum “Kimmiş o?” diye “Kimse değildir” dedi ama Umut sonradan Ara Bey’in bu sözleri benim için söylediğini anlattı, uçtum havalara tabii, benim gibi bir fotoğraf amatörü için üstattan -yüzüme karşı söylemese de, böyle bir yorum almış olmak dünyalara değer…

FM: Bundan sonra bu tarz biyografileri çalışmaya devam edecek misiniz? Mesela bir Yaşar Kemal hayatı?

N.Tavlaş: Buradaki espri Ara Güler gibi renkli bir hayatı bulabileceğimi hiç düşünmüyorum. Yani kimseyi küçümsemek için söylemiyorum haddim değil ama Ara Güler inanılmaz renkli, inanılmaz komik, hayatı da komik kendi de komik, çok akıllı bir adam, yaşadığı her şeyi kendi kendine küçük küçük senaryolarla dolu. Devam edecekse böyle bir yaşam olmalı aksi taktirde bir anlamı olmaz…Ayrıca karşına alacağın kişinin saklayacak bir şeyleri olmamalı. Ara Bey bazen; “Nerden buldun ulan bunu” falan derdi. Eğer kompleksli biri olsaydı bunların hiçbiri çıkmazdı. O yüzden de keyifli oldu. Bak bakalım etrafına nereden bulacaksın böyle komplekssiz adamı ? Şimdilerde Rahmi Koç ile yazışıyoruz, ortalıkta bir biyografi enflasyonu olduğuna inanıyor -ki haklı, o yüzden biraz çekimser eğer ikna edebilirsem onun hayatını yazmak isterim.

FM: Ara Güler fotoğraf etiğine nasıl bakıyor?

N.Tavlaş: Ne etiği ya, bir foto muhabiri olarak bu konuda çok gözü karaymış. Yani asılan bir adamın yüzü görünmüyor diye gidip bacağından tutup çevirip kendine bakmasını sağlayacak kadar gözü kara. O tür hikayeleri anlattığında benim tüylerim diken diken olmuştu. Sen şimdi gazetecilik yaparak yazılmayan bölüme geldin, o atlanan yerlerde bunlar vardı işte, ama bunları hep gazetecilik için yapmış.Hani bizde anlatılır durulur ya Berat Abi’nin torbanın içinde kesik insan başı gibi şehir efsaneleri işte bu anlatılanları kendisinden dinleyince şaşkına döndüm…

FM: Sonuç olarak güzel bir eser çıktı ortaya, sizin bu çalışma ile ilgili düşünceleriniz nedir?

N.Tavlaş: Çok sıkıntılı olduğu dönemlerde yaptık biz bu çalışmayı. Eşi rahmetli Suna Hanım, kanser tedavisi görüyor hastanede, geliyoruz gidiyoruz sürekli mutsuz, endişe içinde. O dönemlerde ben hep onu alıp alıp o hüzünlü ortamın dışına çıkardığım için o da sarıldı bu işe. İnanılmaz işbirliği yaptı benimle aslında çözüldü hiç kimseye yapmadığını yapıp, gönlünü, arşivini açtı. Mektuplarını, çalışmalarını, defterlerini, o güne kadar kimseyle paylaşmadıklarını herşeyini benimle paylaştı. Bir sürü insan hakkında da inanılmaz şeyler anlattı bana konuştuk, dinledim vs… Yazdıklarım kadar yazmadıklarım var ama sonuçta sevdi, beğendi kitabı, benim için en önemlisi sahiplendi.

Hayatının bu döneminde insanların onu yeniden kucaklaması, hak ettiği sevgi ve itibarı görmesi benim en büyük hasletimdi. Bir yandan da oğluma, “Böyle büyük bir insanla çalıştım” diyebilmek. Yani bu adam kendini foto muhabiri olarak bütün aleme kabul ettirmiş. Dünyanın sayılı foto muhabirlerinden biri. Geçen hafta Londra’da kitapçıda dünyanın en baba foto muhabirlerinin kitaplarının arasında Ara Bey’in kitabını da gördüm. Bir Türk olarak ben bundan gurur duydum. Bu adam bizden, bizi temsil ediyor ve tabiî ki hak ettiği yere gelmesi gerekiyor. Herkesin böyle bir foto muhabirinin gerçekten neler yaşayıp neler gördüğünü bilmesi gerekiyor. Aslında foto muhabirliği çok büyük iş anladın mı? Ben bunu kimseye anlatamadım, sizin arkadaşlarınıza da anlatamadım. Herkes sizin objektiflerinizden görüyor dünyayı üstelik dünyanın en güzel, en keyifli, en etkili mesleklerinden birini icra ediyorsunuz ama kusura bakmayın da çoğunuz bunun farkında bile değil…