Canım arkadaşım Cenk süper bir yazıya imza atmış. Yazının orjinali cazkolik.com sitesinde yer alıyor. 

Erkek bağlanmıyor, kadın uslanmıyor

Kadınlar ve erkekler sadece fiziksel olarak değil, duygusal olarak da o kadar farklılar ki. Giyimde kuşamda, tavırlarda ve bazı tutumlarda, kadın ve erkek arasındaki net farklılıklar yeni düzende yavaş yavaş örtülüyor belki, hatta kayboluyor ama kadının ve erkeğin duygusal ihtiyaçları hep farklı kalmaya devam ediyor.

Üstelik fizyolojik olarak farklı oldukları gibi, duyarlılıkları açısından da çok çok farklı kadınlar ve erkekler. Küçük bir kız çocuk ve küçük bir erkek çocuk farklı farklı büyütülüyor daha en başından. Küçük bir kız çocuk büyüse bile içindeki, bağlanmak ve ait olmak isteyen, sevgisini göstermeye ve bol bol ilgi almaya, saçı ve elbet gönlü de okşanmaya tavlanan, şeker kızı hiç bırakmıyor içinden.

Erkek ise daha küçük bir çocukken dahi duygusunu ifade ederse, ağlarsa, gülerse, hatta azıcık konuşursa bile ayıp etmiş oluyor beklenilen cinsiyet rolüne, ama iş böyle olunca erkekler özetle duyarlılık konusunda güdük hale getiriliyorlar, ya da açık açık hoş karşılanmayarak, iç dünyalarına, duygularına pek bakmayacak şekilde büyüyebilirlerse topluma göre ancak erkek adam oluyorlar.

Çok sert, duygularını ifade etmeye uzak büyütülen sert erkek, erkek adam oluyor ama olan kadına oluyor bir yandan. Tutulduğu, kapıldığı erkek, asla hassasiyet göstermiyor, kadının ince beklentilerine. İşin tuhaf tarafı aslında öyle sert görünen erkekler de içerlerde bir yerlerde öyle kırılgan oluyorlar ki.

Özellikle bizim toplumumuz gibi ataerkil toplumlarda erkekler neredeyse duygularını, sevgilerini göstermemek üzere yetiştiriliyorlar.

Fotoğraf: Ertunç Ergüneş ve Kerem Halman

Toplumun cinsiyet rolü gereği, misal çok neşeli şarkılar da dinlemiyor çoğu zaman erkek, şarkılardan, duygulardan, şiirden de sürgün ediliyor. Şarkılar da izin vermiyor zaten erkeğin duygularına. Nilüfer şarkısı gibi, Erkekler ağlamaz diyor. Oysa kadınlar, erkekler de, duygularını ifade etsinler, onlara sevgilerini göstersinler, tıpkı kadınlar gibi romantik ve hatta biraz melankolik olsunlar ama tam olarak bağlansınlar istiyorlar derinlerden ve kalpten. Erkek kadını ve bu duygularını asla anlamıyor, bir kez olsun anlayabilmek için de dinlemiyor. Kadını anlamayı geçtim, kendini anlamaya çalışmak, içine bakmaktan da kaçıyor erkek. Duygudan kaçıyor. Erkek bağlanmak istemiyor, hele hele diğer fırsatları kaçırmayı hiç istemiyor. Ne ironiktir ki, kadını üzen erkek yine bir kadın tarafından, annesi tarafından böyle büyütülüyor. Özellikle rol modeli alması gereken babadan hiç sevgi görmediği gibi, nasıl sevgi göstereceğini de hiç bilemiyor. Hem eğer çok sevgi gösteren annesiyle fazlaca yakınlaşırsa ve anneyi rol modeli alırsa da ihtimal eşcinsel ya da bastırılmış eşcinsel oluyor. Velhasıl hem anne, hem de baba tarafından yaramazlıkları, erkek adamlığı hep ödüllendiriliyor, sevgi konusunda eksik gedik erkek adamlar oluyor büyükler. Erkeklerin bu yaramaz, inceliksiz erkek çocuğunu içlerinden atmaları gerekiyor belki de. Kadınların da masallara inanan küçük kız çocuğunu yeniden büyütmesi. Tıpkı Sezen Aksu’nun şarkısında kendisiyle yüzleştiği gibi, bu kızları yeniden büyütmek, kor ateşlerde yürütmek gerekiyor, ya da erkekleri sihirli birer denizci düğümüyle bağlamak azıcık inceleştirmek, aşka çekmek.

Tüm bunlardan da daha büyük bir gerçek var ki, aslında biz her zaman herkesi sevmeye hazır olmayabiliyoruz ve herkes bizi öyle zannettiğimiz kadar da çok sevmiyor. Ancak bu sert gerçek yetmezmiş gibi kadınlar da, en çok onlara acı çektiren, değer vermeyen erkeklere bağlanıyor. Sevgi görsün, ilgi görsün isterken, hükmeden hapseden erkeklere bağlanıp, kazara duyarlı ve sevgi dolu olabilmiş erkekleri de ancak canciğer dost ya da kardeş gibi seviyorlar. Canını en çok yakan erkeğe kapılıp, sürünmeyi seçiyor kimi de , aşka kurban ederek kendini. Erkeği kendine bağlamak isterken, kendi gözlerini bağlıyor ve kurban oluyor. Tüm bu tabloda aşk aslında bir cehennem mi? Elbette değil. Aşk hayat veriyor. Aşka inanınca, gönül verince değil felaket, felaket hayatını aşk üzerine kurmak ya da kurmamak meselesi de değil. Felaket hayatını tek bir kişi üzerine kurunca geliyor. Bağlamaya çabalayınca oluyor. Aşk karşı tarafa özgür alanlar bırakınca, olduğu gibi sevince , aşk sana mutluluk verince, ayağını yerden kesince aşk oluyor. Ne var ki kurbanlar acıyı aşk zannediyorlar. Onları üzen erkeklere bağlanıp, o erkek üzdükçe daha da darmadağın oluyorlar. Kadınlar tüm bunları yaşayarak ta hiç öğrenmiyor değiller tabii. Birçoğu nevrotik bağlanmalarla, ne kadar maço ne kadar inceliksiz  erkek varsa bağlanıp, canlarını yakıp yakıp, sonrasında aşktan hayatta kalırlarsa, yaşları ilerleyip, akılları başlarına geldiğinde genç bir erkekle telafi ediyor yaralarını berelerini, son gülen taraf oluyorlar, hem artık daha romantik ve genç erkekleri sevmeye başlıyorlar ya da genç maçoların canlarına okuyorlar.

Şimdiki zamanlarda kadınlar kendileri de kadar duyarlı eşcinsel erkeklerle bol bol arkadaş olmayı ve yalnız kalmayı, arada da ne kadar duyarsız adam varsa yine ve yine bağlanmayı sürdürüyor , ne var ki asla kendine bağlayamıyor. Toplum hem duygusunu göstermeyen erkek rolünü matahmış gibi dizilerde, romanlarda, ekranlarda jönlerle bönlerle pış pışlıyor, hem de kurban, mağdur kadın bu erkeklere kapılmaya, büyük aşklarla acı çekmeye devam ediyor. Uzun lafın kısası herkes en çok aşka yazık ediyor. Aşklar yine şiirde, şarkıda kalıyor üstelik günbegün şiirden, şarkıdan da azalıyor.

Cenk Erdem
http://twitter.com/#!/thecenkerdem

Cazkolik.com / 18 Mart 2012, Pazar