Yetiş köpek hiç durmadan havlıyordu. Gecenin karanlığında köpeğin haykırışları uzaklardan ona eklenen cevap veren havlamalarla bir karabasana dönüşüyor, zifiri karanlığın yasandığı gecede tepedeki dolunay biraz bolsun etrafı aydınlatmaya çalışıyordu. Balıkçı Musa, kaldığı barakadan dışarı çıkarak köpeğe söylendi.

— Sus be ya; durmadan ulur durursun. Tam da şurada iki kadeh içmişken keyfimi bozarsın.Sabaha da az kaldı, azıcık türkü dinleyip keyfimi bulucam sonrasında da balığa çıkıcam sus be ya…

Köpek sahibinin sözünden mi; buluta giren ayın görünmezliğinden mi bilinmez kuyruğunu ayaklarının altına alarak yere uzandı. Gecenin karanlığında cam gibi parlayan gözleri, bir karış dışarı sarkan diliyle köpekten çok bir kediyi andırıyordu o an. Her an yakalayacağı fareyi arayan, etrafı tırmalayan sarman bir kedi. Hırıltıları da sessizleşti. Kulaklarını dikerek, geceyi dinlemeye başladı. Zaten sahibinden başka da bekleyeceği kimse yoktu.

Balıkçı Musa kurduğu çilingir sofrasında küçük yudumlarla demleniyordu. Oradan buradan toplanmış marangoz artığı tahtalarla Kadırga Koyu’nda taş duvarın önünde kulübesini yapmıştı. Dışarıdan bakan oranın yaşanan bir yer olduğundan çok depo sanırdı. Oysa Balıkçı Musa bir gün oraya gelivermiş, bir günde barakasını inşa etmiş ve orada yaşamaya başlamıştı. Behramkale Köyü’ n de Musa için kimi çok okumuş, en iyi mertebeye gelmiş, bir gün aklını yitirmiş buraya gelmiş derdi.

Kimi köylü de Musa’nın hiç bir şey bilmeyen ömrü boyunca denizde yasamış sonra huzuru burada bulduğu için köyde o koyda yaşamaya karar verdiğini söylerdi. Hikayeler, söylentiler farklı farklı dolaşır dururdu. Birisi bir şey söyler, sonra kendi söylediğine inanır hale gelir Musa konuşulurdu. Sonuçta kimseler Musa’nın dert yandığını ya da hayatından bir anı anlattığını görmemişti.

Tek yaptığı sabahın erken saatlerinde balığa çıktığı, tuttuğu güzel balıkları koydaki küçük otellere sattığıydı. O da çok para için değildi. Ne verseler razı olur, elimdeki parayla akşam için rakımı peynirimi alayım yeter derdi. Kimse onun bulduğu balıkları tutamaz, onun gibi bol balıkla dönemezdi.

Musa’nın gözü ters çevirdiği domates kasasından yaptığı masanın üzerine serdiği gazeteye takıldı. (Oysa ne bir gazete okuduğu ne de onun okuma yazma bildiği bile bilinmezdi). Yazılar kaydı, puntolar büyüdü, yüzünü ateş bastı, ensesine kramplar girdi, kalbi deli gibi çarpmaya basladı, elleri ayakları titriyordu, içkiden olamazdı her gece aynı ölçüde içerdi. Musa kendine gelmeye çalıştı. ” Kahretsin, kahretsin, lanet olsun” diye bağırdı. Masayı bir ayak darbesiyle devirdi. Yetiş köpek havlamaya başladı. Barakanın kapısından içeriye Musa’nın yanına gitti. kesik kesik havlıyordu. Sahibine soru soran gözlerle bakar gibiydi. Musa küçücük yerde çırpınıyor, yattığı divandan başka eşya olmayan barakada bulduğu ne olursa fırlatıyordu.

Köpek sahibine iyice yaklaştı, onu sakinleştirmeye çalışır gibi etrafında dolandı. Musa susmuştu, hırçınlığı kabaran deniz gibi öfkesi kalmamıştı. Koca adam ağlamaya basladı. Sarsıla sarsıla , hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nereden gelmişti lanet gazete, kimden almıştı. Hatırladı, köydeki Eda Nine o sabah tarladan kopardığı domatesleri koymak için yer ararken orada duran sararmış gazeteye koyuvermişti. O da domatesleri yıkadıktan sonra gazeteyi masasına sermişti. Kaç yıl olmuştu, kaç zaman geçmişti. Burada bu bozulmamış yerde karşısına çıkacağını nereden bilirdi.

Ayşe, sevgisi, hayali, kabusu, ölümü herşeyiydi. Uğruna can vereceği, dünya yıkılsa vazgeçmeyeceği tek kişiydi. Geçmişini feda ettiği, yaşamında bilinmeze sürüklendiği tek sevgi.. Ne olmuştu, neden vazgeçmişti sevgisinden neden bu koya sığınmıştı? İç geçirdi, yaşadıkları gördüğü anda aşık olduğu tek geceyi düşündü.

Ayse’ yi gördüğü anda aşık olmuştu. O geceyi bunu yasadığı mutluluğu ve sevgiyi anımsadı. Ayşe tatil için geldiği Gölköy’de Musa’nın pansiyonuna yerleşmişti. İstanbul’daki bir arkadaşı tavsiye etmişti. Zaten o dönemde şimdiki gibi tüm sahil beton motellerle dolu değildi. Şirin mi şirin bir pansiyondu. Kalacak 4 odası olan evden bozma bir yerdi. Bahçesinde maymunu, köpeği, horozu, tavuğu hepsi bir aradaydı. Asmanın altına iki tane masa atılmış, hemen yanında da bir mangal duruyordu.

Masaları mumlar aydınlatıyor, gece cırcır böceklerinin sesi dışında, pansiyondaki kişilerin mutlu kahkahaları dışında ses-seda çıkmıyordu. İşte böyle bir gece Ayşe sırtında çantasıyla bahçeden içeri girmiş, elindeki kağıda tekrar bakarak “Musa Bey’ i arıyorum” demişti. Musa oturduğu masada doğrulmuş, sırtı dönük olduğu için suretini görememiş, ama billur gibi akan seste bir heyecan hissetmişti. Kendini toparlamaya çalışarak:

– Musa benim diyebilmişti.

Sonrasında Ayse cıvıl cıvıl cıvıldamaya devam etmiş, bir çırpıda tüm işlerini olduğu gibi bırakıp hayatından kaçmak istediğini ve soluğu burada aldığını, arkadaşlarının ne iyi yapıp böyle güzel bir yere gönderdikleri için onlara ne kadar teşekkür etse az olduğunu tekrarlayıp durmuştu. Musa ise o anda Ayşe’den başka ne bir şey görüyor ne de anlattığı bir şeyi duyuyordu.

Her yerde Ayşe var olmuştu. Oysa daha yarım saat öncesine kadar o yoktu, onun varlığını bile bilmiyordu. Ama Ayşe bomba gibi dünyasına düşmüştü.

Ayşe yorgunluğunu bahane ederek odaya geçmek istediğini söylediğinde kalması, biraz daha benliğini doldurması için herşeyini yapmaya razıydı. En güzel odayı Ayşe’ye verdi. Zaten tüm odaları adına göre hazırlanmıştı.

Mavi-Beyaz tüm mavilerle hayalleri, beyazla saflığı toplamıştı. Güz Bahçesi Bodrum’un sarı Eylül’ünü anlatırdı. Zakkum pembenin tüm tonlarını ilkbaharı yaşardı. Ateş dansı ise kırmızıydı, ihtirastı.

Ayşe odasına geçtikten sonra aşağıdaki misafirleriyle sohbete devam etmeye çalıştı. Yapamıyordu, hayatına dolan harika kızı düşünmeden yapamıyordu. İIlerleyen saatlerde etraf sessizleşti. Musa’da sabah için hazırlıkları tamamlayıp, odasına çekilmeyi planlıyordu ki bir ses:

– Bana iyi bir söz söyler misiniz?

Musa Ayşe’yi karşısında bulunca şaşkınlıkla;

– Sorun nedir? Yoksa odanızda küçük misafirler mi var? diye espri yapmaya çalışmıştı. Ayşe’nin hali ve ciddiyeti onda tedirginlik yaratmıştı. Az önceki neşeli küçük kız gitmiş, olgun bir kadın belirmişti. Ayşe ağlamaya başlamıştı. Hem ağlıyor hem de olmuyor, yapamıyorum, yapamayacağım diye boğuk sesler çıkarıyordu. Musa,

– Hayatıma giren en güzel ansın Ayse. Hani iyi bir söz söylememi istedin ya.

Ayşe ağlıyor, bir yandan da gülmeye çalışıyordu. Musa’nın sözüne zaten inanmamıştı. Karşısında babası yaşında, saçları açılmış, ince bacaklı, kalın göbekli, güneşten iyice kararmış, yüz hatları katılaşmış bir adam vardı. Böyle bir adamdan ince bir laf o anda aklına gelen son şey olurdu. Babalar zaten küçük kızlarını severdi, onlar üzülmesin diye onu mutlu etmek için her sözü söylerlerdi.

– Mutsuzum ; hem de çok mutsuz. Tüm düşüncelerimi İstanbul’ da bıraktığımı sanıyordum. Orada kalan onlar değil ben olmuşum.

Musa tedirgin bakışlarla Ayşe’ye yakınlaşarak omuzuna dokundu. Kocaman elleri, pürüzsüz, pembe bebek gibi cilde değdiğinde tüm vücudu titreyerek alev almıştı. İlgincti, Musa ilk kez bu duyguyu yaşıyordu. Kendisine kızdı, çaresiz kız o haldeyken kendi düşüncelerine şaşırıyor ve toparlanmaya çalışıyordu.

– Küçük kız, nasıl yardımcı olabilirim? Bazen hiç tanımadığımız birilerine anlatmak iyi gelir. Biliriz ki o yargısız tarafsızdır. Anlatmak istersen iyi bir dinleyiciyimdir. Ne dersin? İstemiyorsan senin istediğini yapmaya hazırım

Ayşe ağlamaktan şişmiş gözlerini kocaman açarak, kızarmış burnunu gürültüyle silerek gülümsemeye çalıştı. Musa hayranlıkla bakarak kıza gülümsemenin ne kadar yakıştığını tekrar gördü. Gülümsemesinde sihir taşıyor, güldüğü anda etraf ışıkla doluyor, tüm mutluluklar o ana sığıyordu.

Musa, gözleri güldükçe yüreği gülen küçük kız diye mırıldandı.

Ayse fısıltı halinde konuşmaya basladı.

– Mutsuzluk zamanla kazanılıyor, ne tuhaf şimdi bunu anlamaya çalışıyorum da sanki hiç yaşamamışım bu geçmiş size anlamsız gelen sözler ben de geçmişten günüme kalan hatıralar.

Musa anlamaya çalışıyordu. Ayşe’nin söylemek istediğinden hiç bir şey anlamamıştı. Sessizce beklemeliydi, elbette Ayse konuşmaya devam edecekti.

– Dipsiz kuyu sevdam. Çıkmaya çalıştıkça boğuluyorum. Sevmeyi ertelemek istedikçe, nefret ediyorum dedikçe geriye gidiyorum. Çok sevmiştim çok, bana keşke dedirtme demiştim sevdiğime. Bilemezdim böyle olacağını . Kim bilebilir ki zaten…Tüm sevgiler mutlu başlar, bazıları mutlu biter bazıları mutsuz. Ben ikisini de beceremedim. Ne mutlu olabildim ne mutsuz. Hala gel-gitlerdeyim. Onu tanıdığımdan beri başka ben oldum çıktım ortaya. Oysa aşık olmuştum ona. Gördüğüm andan sonra hayatım onun etrafında dönmeye baslamış, içimdeki ben hep onu yaşar olmuştu. Kısıtlı zamanlarda gözümüz saatte geçti aşk dolu dakikalarımız. Gençlik işte, gözlerim sadece onu görüyor ahmak kafam çalışmıyordu. Beni aramadığı zamanlarda, kaybolduğu akşamlarda, onsuz geçen anlarda bir başka kollarda olacağını hiç bilmiyordum.

Deli sevdam da onun hayallerinde kayboluyor , gözlerinde yaşıyordum düne kadar. Akşam buluşacaktık sözde. Son anda çalan bir telefonla işinin çıktığını ve gelemeyeceğini söyleyince içim sızlamış ama üzerinde durmamıştım. Nereden bilecektim ki son telefonumuz olduğunu. Moralim bozuk halde çıktığım eve hayalleri kayıp biri olarak döneceğimi. Rahatlamak , sıkıntımı atmak için çıktığım gezintide ayaklarım istemeden onun işyerine doğru sürüklenmişti. Bir yandan da yorgun halinde onu mutlu etmek süpriz yapmak düşüncesi. Komik değil mi? Hayatının süprizi. Hayallerine vurulan damga, kötü bir kabus. İs yerinde olmayan sevgili.Sonrasında korku. Tam kapıdan çıkarken rastlanılan arkadaşı.

“Ooo küçük yeğen ne arıyorsun burada” Hoppala o da kim derken” hadi durma git hastaneye. Küçük kuzenini görmeye, hem de küçük bir kız kuzen” Bir anda sevgiliden yeğenliğe, oradan da yokluğa düşüş. Gerisi çorap söküğü gibi geldi zaten. Bir buket çiçek alıp hastaneye gidiş. Yeni anne-babayı o halde görmek ve susmak kaybolmak kahrolmak. Ertesi günde işte buradayım. Orada hayallerimi garip yalnızlığımı bıraktım. Buraya kendimden kaçmaya geldim. Nafile kaçmak hiç bir şeyi değiştirmediği gibi yaşananlara da örtü örtmüyor. Gerçekler büyüyor büyüyor gecede yalnızlığımda kabustan beter üzerime çöküyor işte…

Musa Ayse’yi kollarının arasına alarak saçını okşamaya baslamıştı. Bir yandan da;

– Küçük kız, üzülme. Geçecek hayat işte… Hayatta olmaz hiç bir zaman yok. Acılar geleceğimize yansır, bizi akıllandırır, sil gözlerini. Hem sen benim hayatıma giren en güzel ansın

diyerek sözlerini tekrarlamıştı.

Ayşe Musa’nın kollarında hıçkıra hıçkıra ağlamış, zaman zaman anlatmaya çalışmış sonrasında da küçük dudaklarını sonsuza kadar susmak istercesine kapatmış ve bir daha konuşmamıştı.

Musa Ayşe’yi odasına bırakmış, yatağına yatırmış, uyuyuncaya kadar ona masal anlatmaya çalışmış, rahatlaması için elinden geleni yapmıştı. Uyuduğuna iyice emin olduktan sonra odasından sessizce çıkmış alt kattaki odasına çekilmişti.

Ayse; Musa’nın odadan çıktığını ve odasına girdiğini gördükten sonra oradan uzaklaşmış, ayın aydınlattığı sahilde yürümüş yürümüş kimselerin olmadığına inandığı bir noktada bir kayanın üzerinde oturmuş sevgisini aşkını son kez gözlerinin önünden geçirmişti. Bir cana kıymak bu olmalı işte diye söyleniyordu. Yıldızlara baktı baktı kayan bir yıldız aradı. Son kez dilek dilemek istiyordu, yeni yaşamına yeni bir dilekle başlamayı düşünüyordu. Çantasından metal soğukluğu çıkardı, “Bende ki seni öldürdüm” diyerek tetiği çekti.

Sabah Musa hala uyuyor olmalı diye düşünürken, etraftaki pansiyon sahiplerinden biri içeriye girdi. Musa’ ya ” Sahilde genç bir kadın cesedi var. İntihar etmiş, kim olduğunu bulmaya çalışıyorlar. Çantasından mavi-beyaz oda anahtarı çıkmış. Bir baksana…”

Musa ; Ayşe’nin cansız bedenini gördüğünde anlamsızlaştı.. Geceyi, konuşmalarını, tekrar tekrar geçirdi gözlerinden. “Küçük kız hayatıma giren en güzel andın” diye tekrarladı durdu. Ayşe’nin intiharı gazetelere “Bodrum’ da intihar” diye geçti.

Musa hep o geceyi düsündü. küçük kızı söylediklerini. Gitmeliydi oralardan onu hatırlatan mekandan uzaklaşmalı kaçmalıydı. Unutmamak için küçük kızı yeni bir hayat onun istediği gibi yeni bir yaşama başlamalıydı. İşte bu duygularla uzaklaştı. Kimsenin onu bulamayacağı kim olduğunu neden yaşadığını anlamayacağı bir yaşama başlamalıydı. Amaçsızca çıktığı yollar onu Assos’a getirmişi. Aşk tanrıçalarının aşk mekanında yaşamaya karar vermişti.

Balıkçı Musa ” Hayat işte…” dedi. Soğuk ayazda üşümüş bedenini yıkık barakasına sokmaya çalışıp Yetiş köpeğin sımsıcak bedenine sarıldı.

“HAYATIMA GİREN EN GÜZEL ANDIN KÜÇÜK KIZ” diyerek derin bir uykuya daldı.