İstanbul, her geçen gün biraz daha yoruyor. Stres, trafik, kalabalık ve daha bir çok sebep. İstanbul’u çok sevmeme rağmen son zamanlarda tası tarağı toplayıp “Ege ya da Akdeniz’de bir sahil kasabasına mı gitsek?” diye kafamdan düşünceler gelip geçiyor. Etrafımda ki bir çok kişi de aynı durumdan şikayetçi olunca acaba diyorum acaba?

Hayatın daha yavaş aktığı, stresin yerini sakinliğin aldığı yerler mümkün. Hele doğa, sakin  yaşam derken hayallere hayaller ekliyor insan. Bir de bu düşünceler içinde karşınıza her şeyi bir kenara bırakıp “vay be” dediğiniz insanlar çıkınca karşınıza hayaliniz daha da büyüyor.

Geçtiğimiz ay tanıştığım, ikinci kitabı “Aşk olsun” sebebiyle bir araya geldiğimiz, sil baştan hayatını değiştiren dünyalar tatlısı Fulsen’i anlatacağım biraz. Hazır mısınız?

Beyaz yakalı bir yaşamdan Datça’ya doğaya kaçış. Fulsen, kimsin sen? Neden aklımıza kötü fikirler sokup bizi de her şeyi bırakmaya itiyorsun? 

“Ben kimim?” bu dünyadaki en zor soru. Benim yazmaya başlama nedenim. Cevabı sürekli değişen ve dönüşen bir şey… Şimdilik geldiğimiz noktada, ben kimim? Fulsen’im. Kedili, köpekli, Datçalı bir şikemperverim. Kafein bağımlısıyım. Yine de en güzel hikayelerin evde kahve bittiğinde başladığını bilirim. Çırpınmayı bırakıp suyun kaldırma kuvvetine iman edenlerin kolayca yüzebildiğine inanırım. Ekoseli pijama altlarımı ve patates kızartmasını çok severim. Ha biraz da elim kalem tutar.

Seni arkadaşım Nihan’ın “Fulsen diye bir arkadaşım var. Bloguna göz atar mısın?” demesi sonrası blogun aracılığıyla tanıdım. Hemen bloguna abone oldum. Öyle derin yazıyordun ki her blog yazısında “acaba ne zaman yeni yazacak” diye meraklandım durdum. Blogunda çok aralıklı yazıyor olsan da blogla mı başladı her şey? 

Sekiz yaşından beri düzensiz bir şekilde yazıyorum. Uzun yıllar yazdıklarımın pek çoğunu en yakınlarımdan bile sakladım. Uzun yıllar diyorum, otuz bir yaşıma dek…

O sıralar hayatımda bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındaydım. Ezberlediğim bahanelerin altındaki gerçeği arıyordum. Elimden gelen tek şey ise yazmaktı. Kol kırılır, yen içinde kalır. Pek çoğumuz bu düsturla büyütüldük. Utanmamız, saklamamız ve hatta unutmamız gereken çok şey vardı. Bense fütursuzca yazmaya başlamıştım ve kendimi durduramıyordum. Yazdıkça geçmişte gömdüğüm şeyler gün yüzüne çıkmaya başladı. Ki bugün bile çıkmaya devam ediyor. Karşılaştığım şeyler karşısında kızdım, üzüldüm, şaşırdım, ağladım. Çok ağladım. Daha fazla kendi içimde tutamadım. Herkes bilsin istedim. 2013 yılının Mart ayıydı, fulsyaziyor.com’u açtım. Kim ne der, ne düşünür, kırılır mı, incinir mi demeden ilk yazılarımı yayınladım. Sadece kendime karşı değil, herkese karşı dürüst olmaya başladığım an, iyileşmeye de başladım.

Buradan bakarsak, evet her şey, sadece yazı çizi dergi roman değil, bugünkü beni ben yapan her şey, bir blogla başladı.

“ Garson ve Mutlu, Aşk olsun “ Fulsen, kitap yazma fikri nereden çıktı? Yoksa bir kitap yazdın hayatın mı değişti? 

Kitap yazmak, ilk gençliğimden beri arka cebimde taşıdığım romantik bir hayaldi. Eğer kabuğumu kırıp, eski hayatımdan çıkamasaydım da emeklilik planı olmaktan öteye gidemezdi.

Derken blogumda bir yazı yazdım ve hayatım değişti: “32’me doğru, garson ve mutlu…” Benim 300-400 kişinin okuduğu blogum, bir hafta içinde 300bin kişiye ulaştı.

Akabinde şu anki yayın evim benimle temasa geçip “Sen bir roman yaz” dedi. “Ben ne anlarım roman yazmaktan” dediğimi dün gibi hatırlıyorum. Yazarsın, yazamam, yazarsın, yazamam derken beni en azından yazmayı denemem için ikna ettiler. Ne de iyi yapmışlar. Yine de ‘Garson ve Mutlu’nun matbaadan çıkıp elime geldiği güne kadar kimseye “Ben bir roman yazıyorum” diyemedim. Datça’ya yerleştiğimde ise ‘Aşk Olsun’un adını koyup “Ben bir roman yazıyorum” diye masaya oturdum. Bugün ise, iştahla, heyecanla, aşkla, üçüncü romanımın kurgusunu düşlüyorum.

“Başka yaşamlar mümkün” fikrini öyle güzel yazıyorsun ki 🙂 Yazdıklarının ne kadarı gerçek ne kadarı değil sorgulatıyorsun. Yazarken mi yaşıyorsun, yaşarken mi yazıyorsun? 

Bunların ikisini birbirinden ayırmak pek mümkün değil. En azından benim için durum böyle. Yaşadığım her şey bir şekilde kalemime sirayet ediyor, yazdığım her şey ise bir yolunu bulup hayatıma nüfuz ediyor.

Yeni bir şeyler yazmaya başladığımda ne hikayenin nereye varacağını biliyorum ne de o esnada hayatımın hangi yola sapacağını… Bazı sonlar beni bile şaşırtıyor. Gerçek bir hikayeyi yazarken bile.

Ama kimseyi de merakta bırakmayayım. Blogumda hayatıma dair yazdığım her şey gerçek.

Başarılarla dolu bir kariyer ve İstanbul’da yaşam sürerken her şeyi bir kenara koyup Datça’ya gittin. Zorunlu bir kaçış mıydı? Şimdi mutlu musun?

Ne gitmek, ne kaçmak… Ben bundan üç yıl önce haritada bile yerini gösteremeyeceğim bir tatil beldesinde mahsur kaldım. Dönecek yerim yoktu. Hayatımın geri kalanıyla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Gitsem mi, gelsem mi, kendi etrafımda mı dönsem derken burada bir hayat kurdum. Bir gün bu hayatımı eski hayatlarımın hepsinden daha çok sevdiğimi fark ettim ve o gün burada kalmaya karar verdim. Mutlu muyum? İnsan her gün, her dakika mutlu olamaz. Ama mutsuz olmamanın bir yolu var. Ben onu buldum.

Ne işim var benim burada diyor musun? 

Datça’da geçen ilk bir, bir buçuk yılımda belki de kendime en çok sorduğum soru buydu. Ne işim var benim burada?  Sekiz yaşında Boğaz köprüsünden ilk geçişimi anımsıyorum. Ben İstanbul’a ilk görüşte aşık olmuştum ve ondan hiç vazgeçmedim, onu terk etmeyi hiç düşünmedim. Kendimi İstanbul dışında bir yerde hiç hayal etmemiştim. Derken Datça’da mahsur kaldım işte… Bu bir tercih değildi. Aramızda bir nevi nefret-aşk ilişkisi oluştu. Bir gün kasabayla sevişiyor, birkaç gün sonra “Datça’da büyük bir yangın çıksa, benden bilin” diyordum.

Geçen iki buçuk yılın ardından şimdi aynı soruyu İstanbul için soruyorum. Bir hafta, on gün İstanbul’da olmak çok güzel. Sonrası: Ne işim var benim burada?

Geride bıraktıkların arasında en çok neyi özlüyorsun? Yoksa ayrılık da sevdaya mı dahil? 

Geride bıraktıklarımdan kasıt İstanbul ise, en çok sinema salonlarını, Çin büfelerini ve tabii ki arkadaşlarımı özlüyorum. İstanbul’da yaşarken en sevdiğim şeylerden biri, mevsim ne olursa olsun kulaklıklarımı takıp caddelerde sokaklarda saatlerce ama saatlerce yürümekti. Bir de bunu çok özlüyorum. Ama özlemek kıymetli bir duygu…

Hayatında değer verdiğin şeyleri özlersin. Yokluklarında içinde bir boşluk oluşmuyorsa varlıklarının bir değeri olmadığıyla yüzleşirsin. Acı! O yüzden çok şükür ki özlüyorum.

Ne zaman konu aşk olsa herkesin söylenecek çok sözü oluyor. Sen aşkı dibine kadar yaşayıp, dibine kadar batırmış gibi yazmışsın satır aralarında. Aşka mı aşıksın, yoksa aşk her şey mi hayatında? 

Aşk… Sanırım bendeki anlamı çok geniş. Bir kavanoz karnabahar turşusu kurmak, arkadaşlarıma mükellef bir sofra hazırlamak, vizyona girecek bir filmi beklemek, yıllardır aradığım bir kitaba kavuşmak, yeni bir yazıya başlamak, kedilerimle oynamak, köpeğimle dolaşmak, öğle birası, akşamüstü rakısı, hepsi aşk… Eğer gözlerimin içi parlıyorsa, kalbimin atışını duyuyorsam, yaşadığımı hissediyorsam o her ne ise benim için aşk.

Çocukluktan bu yana yazdığını anlattın sohbetimiz arasında. Çocukluk anılarından bir kitap çıkar mı yoksa “Aşk olsun”  devamı şeklinde mi bir kitap gelecek yakın zamanda? 

Kalemi ne zaman elime alsam, bu şekilde söylemek kulağa daha güzel geliyor ama işin aslı ne zaman bilgisayarda yeni bir Word belgesi açsam, çocukluk anılarımda benimle birlikte oturuyor masanın başında. Beni ben yapan şeyler onlar. Hikayeleri olmasa da duyguları elbet kalemime bulaşacak. Ama geçen dört yılda kendimden çok şey anlattığımı düşünüyorum. Bir roman kahramanı olan Fulsen’e Aşk Olsun’la veda ettim. Artık başka hayatlar, başka hikayeler yazmak gerek…

Sürprizlerin var mı? Kitaplarının yanı sıra Bavul Dergisinde de yazıyorsun. Popüler bir yazarsın. Film ya da başka fikirler var mı kafanda? 

2017’de sürprizler var ama şimdi ağzımdan kaçırırsam sürpriz olmaz. Onun dışında yazmaya devam…

Fulsen Türker Kimdir?

1981 yılında güneşin Oğlak burcuna girdiği gün Eskişehir’de doğdu. Eğitimini müfredata uygun bir şekilde, İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nde tamamladı. 1999 yılında “İstanbul’u kazanmak” için girdiği sınavda Mimar Sinan Üniversitesi Matematik Bölümü’nü tutturdu. Özgeçmişi daha havalı olsun diye uluslararası bankacılık ve finans üzerine yüksek lisans yaptı. Beyaz yakalı statüsünde pek çok afili kartvizit taşıdığı dokuz senenin ardından 2013 yılında “Fulsen Hanım” olmaktan istifa etti. 

İlk yazılarını fulsyaziyor.com adlı blog üzerinden yayınlamaya başladı. Kendi hayat hikâyesinden esinlenen ilk romanı Garson ve Mutlu’da, hayatı ansızın tepetaklak olan genç bir kadının beyaz yakalıktan garsonluğa meslek değiştirme serüvenini, kendisi ve geri kalan her şeyle yeni baştan ilişki kurma mücadelesini kaleme aldı. 

Yazıları aylık edebiyat ve sokak dergisi Bavul’da yayınlanmaktadır. 

İkinci romanı Aşk Olsun yayınlandığı sırada kariyerine kedili, köpekli, Datçalı bir şikemperver olarak devam eden Fulsen Türker’in yarın öbür gün nerede ne yapıyor olacağı öngörülemiyor. 

19 ocak 2017 Milliyet Yaşam